İsyanın Tadı – Mahir Yılmaz

457

Şiddet toplu veya bireysel fiziksel güç kullanımıdır. Şiddet tarihsel olarak da, dönüşüm ve statükolaşmada büyük rol oynamıştır. Bugün de yaşamımızın her anında hissedebileceğimiz, başvurabileceğimiz bir araçtır. Egemenler için ise hem “güçlü ordu barışın teminatıdır!” hem de dizayn ve sürdürülebilirlik açısından müdahale aracı olarak vazgeçilmezdir. İki türlü şiddet kullanımı vardır diyebiliriz: Birincisi, direk şiddetin kullanımıdır. İkincisi ise, elindeki gücü gerektiğinde kullanabildiğini belirterek ve göstererek piskolojik şiddet uygulamadır.

Günümüzde tüm dünyada adeta bir merkezden emir gelmişçesine başlayan polis şiddeti anlattıklarımıza örnektir. Polis terörü ABD’de siyahi George Floyd’u boğarak öldürüyor, Amed’de bir Kürt gencine tecavüz ediyor, Hindistan’da sokağa çıkan bir kişiyi sopayla döverek öldürüyor. Artık polis terörü sıradan insanları doğrudan hedef alıyor. Yine polisin bu tutumundan güç alan sivil faşistler, Ankara’da kürtçe müzik dinleyen genci bıçakla katlediyor. Doğrudan ve psikolojik şiddet ile pandemi süreci sonrası için hazırlıklar tüm hızıyla sürüyor. Polis şiddeti ile devletlerin kurmaya çalıştığı oyun planını anlayabilirsek, biz de ona göre bir cevap üretebiliriz. Eğer devletlerin oyun planını anlamadan, onların belirlediği kurallar çerçevesinde hareket edersek baştan kaybederiz, hakeza Gezi’den beri kaybedişimizin altında bu yatmaktadır. Oysa bizim oyunun kurallarını anlayıp bu oyunu alaşağı etmemiz gerekiyor. Şiddeti şu an için devletler, hem toplumu bastırmak hem de yeni sürece muhalif olabilecek unsurları açığa çıkarıp şimdiden ezmek için kullanıyor. Yani olağanüstü hal normalleştirilmeye çalışılıyor. Bunu, “bir toplumu belli bir davranışa zorlayabilme ve ardından kontrol edebilme” yeteneklerine güvenerek yapıyorlar. Oyunun birinci kuralı, tırnak içine aldığımız kısım diyebiliriz.

Son günlerde Türkiye’de sokağa çıkma yasağı ile birlikte polis-bekçi şiddeti sistematik bir şekilde tavan yaptı. Evinin önünde oyun oynayan çocuklara kurşun sıkılıyor, ekmek veya ilaç almak için dışarıya çıkan insanlara şiddet uygulanıyor. Bunun en ayırıcı özelliği ise bunun Kürde inen polis jopu veya ‘sol kimliği’ ile öne çıkmış mahallelerde uygulanan bir şiddet olmayışıdır. Aynı zamanda bizim göremediğimiz kat kat fazlası yaşanıyor. Etraftaki insanlar ise yaşanan polis-bekçi terörünü lanetleyerek izliyor. Ancak kimse aşağıya inerek mahallelisine sahip çıkmıyor. Bu olaylarda yine iki türlü şiddetin (doğrudan ve psikolojik) olduğunu söyleyebiliriz. Sokaktakine doğrudan şiddet uygularken izleyenlere de uyarıcı nitelikte psikolojik şiddet uyguluyor. Bunun yanı sıra toplumun dayanışmasını, yan yana gelme alanlarını da sonuna kadar işgal ediyor. Bu tespit ile, ikinci kural, egemenlerin gelişebilecek toplumsal muhalefeti engellemek için toplumu en ufak yapıtaşına kadar bölmeyi, temassız bırakmayı hedeflediğini söyleyebiliriz.

Bizim başarılı olabilmemiz için oyunu gören, ama kendi kurallarımızı belirlediğimiz ve karşı tarafın oyununu bozan hamleler yapmamız gerekiyor. Faşist devletin polis-bekçi terörü, toplumu parçalarken ve kendi istediği doğrultuda yönlendirebilirken, bir yandan da sistemin kendisini parçalamak, aynı zamanda toplumun birlik, dayanışma, öz savunma ağlarını örmek için muazzam imkanlar da sağlıyor. Bu, tam olarak nasıl düşüneceğimize, imkanları nasıl kullanacağımıza bağlı gelişebilecek bir durum. Sistemin şiddetle topluma dayattığı duyarsızlaştırmadır. Dünya tarihine bir de “duyarsızlaştırma çağı” halkası eklemek istenmektedir. Suda kaynayan kurbağa örneğini defalarca vermişizdir. Toplum ise kaynadığını bildiği halde zıplamamaktadır. Bizim toplumu zıplatacak dokunuşları yapmamız gerekiyor.

Gezi Ayaklanması, doğru ve yanlışlarıyla hala yolumuzu aydınlatır nitelikte. Gezi’den sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını ve buna göre şekillenmemiz gerektiğini söyledik ve buna göre konumlar aldık. Çünkü Gezi Ayaklanması’ndan sonra bizim mücadele yol-yöntemlerimizin zayıflığını gördük. Tersten bizim doğru dokunuşlarımız sonucu devletin ne kadar aciz kalabildiğini de gördük. Bu durumu devlet de görmüş oldu ve bizimle mücadele yol ve yöntemlerini buna göre geliştirdi. Yine Gezi’yi önemli kılan durum, sıradan insanların yoğunluklu olarak ayaklanmaya katılmasıydı. Bu katılım, hem sürecin getirdiği kendiliğinden patlamanın hem de devrimcilerin doğru dokunuşları sonucu gerçekleşti. Bu doğru dokunuşa örnek olarak polis müdahalesi sonrası Gezi Parkı’nı ve Taksim Meydanı’nı hiçbir zaman terk etmeyen devrimciler (başta SDP) gösterilebilir. Bu kararlı duruş, süreç okumasının doğruluğu ve başarıya odaklı hareket etmenin sonucudur.

Günümüzde hedef tahtasında, yine sıradan insanlar var. Yine sıradan insanların öfkesi birikiyor. Bizim, tıpkı Gezi Ayaklanması’nda olduğu gibi, doğru dokunuşları yapabilmemiz gerekiyor. Ve tıpkı Amerikalı siyahi feminist-aktivist Tamika Mallory’nin, George Floyd için yaptığı konuşmada dediği gibi “Bize yağmalamadan bahsetmeyin. Yağmacı sizsiniz! Amerika, siyah halkı yağmaladı. Amerika, buraya ilk geldiğinde Amerikan yerlilerini yağmaladı. O nedenle yağma sizin işiniz. Biz sizden öğrendik. Şiddeti de biz sizden öğrendik…” Bu cümleler, aslında doğru dokunuşları yapabilmemiz için bize emareler sunuyor. Devlet şiddeti, topluma öğretiyor ve karşı şiddeti de biriktiriyor. Bu birikimi, örgütlülük temelinde nasıl açığa çıkaracağız? Nelere dikkat etmemiz gerekiyor? Verdiğimiz örnekler üzerinden bunu anlatmaya çalışalım.

Sokağa çıkma yasağı ile birlikte polis-bekçi terörü insanların kapısına geldi. Yine bu terör, insanları tek tek avlama-linç etme üzerine profesyoneldir. Bizim dokunuşumuz ise sokakta linç eden teröre karşı toplumsal dayanışma ağlarını örmeli, toplumu bir bütün olarak bu terörü durduracak pozisyona getirmelidir. Dayanışma ağları ile birlikte sokakta polis-bekçi terörü yaşandığında, yaşadığımız alanda balkondan seyredenleri aşağıya indirmemiz ve linç edilen, öldürülen, nefes alamayan toplumu, bir araya getirerek ve karşı şiddeti örgütleyerek nefes aldırabilmeliyiz. Aslına bakılırsa denklem bu kadar basit; balkonunda, penceresinde oturup izleyenleri polis-bekçi terörüne karşı harekete geçirmek. Bu denklem, çok bilinmeyenli bir denklem değil. Polis-bekçi terörüne karşı mahallelerde birkaç isyan örneği, tıpkı Gezi’deki gibi ülkenin dört bir yanına yayılacaktır. İsyanın tadını alan halk isyana devam edecektir. Bu birkaç örnek, şiddetin devlet tekelinden çıkarılabildiğini, gerektiğinde toplumun da şiddeti nasıl uyguladığını gösterecek ve toplumun bütününe güven aşılar nitelikte olacaktır. Tıpkı Gezi’deki gibi devletin yenilmez olduğu miti ortadan kaldırılacaktır.

Gezi Ayaklanması’na katılanlar hala ‘‘Bir daha Gezi gibi bir ayaklanma olsa da gitsek…’’ diyorlar. Önümüzde gelişebilecek isyan dalgası Gezi’yi nitelik ve nicelik olarak aşacaktır. Çünkü devletin uyguladığı şiddetin, toplumu sindirmek için uyguladığı politikalarında niteliği ve niceliği artmıştır. Halk bunu bildiği halde bu isteğini dile getiriyor. Çünkü halk isyanın tadını bir kere almıştır. Geriye kalan doğru yolu gösterecek, ilk adımı attıracak örgütlü hamlelerdir. İsyanın tadı biber gazının, jopun, merminin tadını bastıracaktır!

Önümüzde oluşturduğumuz görünmez, devasa duvarları ancak bu şekilde kaldırabiliriz. Bu noktada devrimciler olarak, bazen basit bazen de farklı düşünerek üzerimize düşen görevi yapmalı, yani buz kıracağı rolünü oynamalıyız. Elimizdeki tüm araçları buna uygun kullanabilmeliyiz. Kendimizi, örgütü ve halkı faşizmin terörüne karşı cam parçaları gibi dağılan değil, darbe ile daha da sertleşen ve güçlenen çelik olarak örgütlemeliyiz. Bunu ancak başarı odaklı, bütünlüklü tahlil ve çalışma ile yapabiliriz. İlk adımı atalım, gerisi gelecektir.

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız