Haziran Ayaklanması: Bu Daha Başlangıç… – Ulaş Adalı (Gökhan Taşyakan)

412

Haziran Ayaklanması’nın 7.yıl dönümündeyiz. “Havanın kurşun gibi ağır” olduğu bu dönemlerde, ayaklanmanın bize sunduğu deneyim, hala bir pusula işlevi görüyor. Bu yüzden, Temmuz 2017’de Devrimci Savaş Alanlarında ölümsüzleşen Ulaş Adalı (Gökhan Taşyakan) yoldaşın, ayaklanmanın hemen ertesinde (Ekim 2013’de) yazdığı bu çalışmayı, sizlerle paylaşmayı uygun gördük.

DAHA FAZLA HAZİRAN, DAHA FAZLA BARİKAT: YAŞASIN HAZİRAN AYAKLANMAMIZ!

Türkiye siyasi tarihinde, eşine az rastlanır bir direniş örneğinin sergilendiği Haziran ayaklanması, henüz dağılmayan “toz ve gaz bulutu” nedeniyle tam olarak tarif edilemiyor. Meselenin nereden başladığı, nasıl şekillendiği üzerine henüz çok az bir zaman geçmesine rağmen net, basit, sarih açıklamalar yapılamıyor olması bile bu durumu doğruluyor. İsyan günleri ve dersleri üzerine sanırım çok konuşmamız, çok eylememiz ve çok daha fazla “bu daha başlangıca” devam etmemiz gerekiyor.

Ayaklanma (Emaute) denilen hadise zaten kendi başına karmaşıklıklar taşır. Çünkü sonuçları kestirilemeyen bir “kendiliğinden eylemden” bahsetmekle yükümlüyüzdür. Bu karmaşıklığı basit hale getirmeden işe başlamak ciddi bir hata olacaktır. Bence Marksizm’i, Marksizm yapan en temel özelliklerden birisi, bütün bir bilim/bilimsellik yaklaşımını, “tarih biliminin” yatay ve dikey olarak kestiği basit bir kavramsallaştırmayla aşmasına dayanır… Haziran ayaklanmasının ortaya çıkışı belli bir tarihsellikten kopartılarak ele alınamaz. Gerek iktidarın politik hattının gerekse de biriken toplumsal, sosyal, siyasal çelişkilerin değerlendirilmesi bu açıdan zorunludur. Birçok değerlendirmede olduğu gibi benim iddiam da “Haziran ayaklanmasının” yeni bir dönemi açtığıdır. Başka bir deyişle artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.”

Haziran ayaklanması ile birlikte “gideni ve gelmekte olanı…” kavrama yeteneğinin düzeyini de anlamaya çalışmak gerekiyor. Basit bir yaklaşımla ise bu çaba ancak hem tarihsel bağlamından kopartılmadan, hem de gelecek tasavvurumuzu ortaya koyacağımız bir yaklaşım ile mümkün olabilir. Yani nesnellikten kopmayan bir iddia, tarihsellikten kopmayan bir teorik tartışma ve cürete dayanan bir’gelecek” özlemiyle! İşte bu amaçla Haziran ayaklanması ve barikatları üzerine genel yaklaşımımı ortaya koymaya çalışacağım.

Velev ki ideolojik

Haziran ayaklanmasının öngünlerinde yaşanan ideolojik bir çarpışma dizini, başlıkta da ifade edildiği gibi “velev ki ideolojik” başkaldırısını (Gezi diliyle, “atarlanmasını”) beraberinde getirdi. Başka bir deyişle AKP’nin neo-liberal/ muhafazakâr dönüşümünün doğrudan bir yansıması olan, kendi ideolojisini ideolojisiz, kendi siyasetini siyasetsiz görme eğiliminin geniş kitlelerce kabul gördüğü öngörüsüne dayanan, %50 “çoğunluk” vurdumduymazlığını paçavraya çevirdi… AKP’nin son dönem ortaya koyduğu bütün bir politik hat, ideolojik bir savaşıma dönüşmüş durumda. Gezi Parkı-Topçu Kışlası, 3. Köprü’nün kendisi-Yavuz Sultan Selim ismi, kürtaj, içki yasakları-yaşam tarzına müdahale, Cami-Cemevi tartışmaları bunlardan bazıları… Ancak AKP iktidarının gerek bu yaklaşıma nasıl geldiği, gerekse de Haziran ayaklanmasıyla sonuçlanan yaklaşımların ışığında bizleri nasıl bir geleceğin beklediği ve dönemin mücadele tarzı üzerine kapsamlı bir tartışma yapmak gerekiyor.


2002 yılından bu yana iktidarda olan AKP’nin basit bir karnesine bakmakta fayda var. AKP iktidara geldiği 2002 yılından bu yana adım adım kendisini güçlendirdi. Polis, yargı, Anayasa Mahkemesi, YÖK, ordu vb. kurumlar içerisinde “iktidarı ele geçirerek” hükümet olmaktan, devlet olmaya dönük adımlar attı. İlk dönem daha yumuşak bir geçişi tercih eden AKP, ikinci dönemini biraz daha sert bir “kalıcılığa” ayırdı. Referandumdan da istediğini alan iktidar daha saldırgan bir geçiş yapacağını da ilan etmiş oldu! AKP iktidarı 3. dönemini “ustalık dönemi” olarak nitelendiriyor. Bunun en büyük nedeni hem Türkiye’nin sınıf dinamikleri içerisinde elde ettiği mevziler hem de doğrudan destek aldığı kesimlere dayanıyor. Bu açıdan AKP hükümetinin “gerçek” pratiği olarak adlandırılabilecek yeni bir döneme girildi. Bu yeni dönem geçmişten bir takım köklü farklılıklar içeriyor. Bu dönemin ismi neo-liberal-muhafazakâr dönüşümdür!

AKP’nin, Fettullah Gülen cemaati koalisyonu ile birlikte gücünü asıl dayandırdığı sermaye kesimi, “Anadolu kaplanları” olarak adlandırılan İslami muhafazakâr sermaye bloku oluşturmakta. Her ne kadar “Anadolu kaplanları” olarak nitelendirilseler de İstanbul’daki sanayi, ticaret ve hizmet sektörü bu blokun önemli bir bileşeni olarak öne çıkıyor. TOBB üyesi birçok oda, MÜSİAD ve TUSKON’un tamamı ise bu sermaye bloku tarafından yönlendirilmekte. AKP öncesi Türkiye toplumsal formasyonuna yön veren TÜSİAD ve onunla ittifak halinde olan TÜRKONFED ise halen sermaye birikimini korumayı başarsa da, siyasi etkisinin eski gücünde olduğunu iddia etmek olanaksız. Çünkü hükümet her fırsatta var olan siyasi gücün kırılması için çeşitli düzeylerde müdahaleler de bulunuyor. İlk iki döneminde bu kesimlerin de desteğini alan AKP açısından, “ustalık döneminin” belli çatışmaları beraberinde getireceğini öngörmek mümkün. Ancak neoliberal-muhafazakar dönüşüm sürecinin esas belirleyeni işçi sınıfı, emekçiler, kadınlar, gençler, Aleviler, LGBT bireyler ve Kürt halkına saldırılar olacaktır. Sermaye birikim sürecinde pasta payının oranı üzerine yaşanan çatışma yalnızca bu kesimlere gerçekleştirilecek saldırı dalgasının adresini belirlemek içindir.

AKP iktidarının dayandığı sermaye bloku, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere tüm kentlerde sanayi, ticaret ve hizmet sektörü içerisinde etkili olmaya çalışmakta. KOBİ ve iri-kıyım sermaye şimdiki pozisyonlarının kaba tarifi olabilir. Bu sektörlerde çalışan işçi sınıfı ise sigortasız, sendikasız, güvencesiz ve ucuz emek ile çalıştırılmakta. AKP kendi sermayesini güçlendirmek için işçi sınıfının koşullarını ağırlaştırmakta bir beis görmüyor. İktidarın tartışmasız bir işçi sınıfı düşmanı olması ise TÜSİAD ve TÜRKONFED ile belli noktalarda uzlaşabilmesini sağlıyor. AKP anlaşamadığı sermaye kesimlerine ise vergi vb. yöntemlerle ağır cezalar keserek sermaye blokunun bir bölümünü de etkisizleştirmekten çekinmemekte. Bu durum ise bir tür hizaya çekme çabası olarak algılanmalıdır. Bu çatışmanın büyüyeceğinin ispatı “Gezi Direnişi” sonrası giriştiği pratikte görülmektedir.

2002 yılından beri iktidarda olan AKP’nin bu denli güçlenebilmesinin en önemli anahtarı hiç kuşkusuz ki ortaya attığı “değişim” kavramında yatıyor. Ancak yaşanan süreci açıklamaya salt bir “değişim” kavramı yeterli olmamakta! Çünkü AKP, iktidara geldiği günden bu yana kapsamlı bir “dönüşüm” sürecini başlattığı görülüyor. Bu dönüşümün yönü elbette ki neoliberal-muhafazakarlığa doğru yaşanıyor! “Üç çocuk, beş çocuk”, kürtaj, türban yasağının tartışılma biçimi, mahalle baskısı, içki yasakları, sokaklardan masaların kaldırılması, Cami-Cemevi tartışması bunlara sadece bir iki örnek. Elbette ki neoliberalizm, bu eksenin temel belirleyeni konumunda. Bu itibarla AKP hükümeti, TC tarihinin en büyük özelleştirme operasyonunu gerçekleştirmeye devam ediyor. Türkiye egemen sınıflarını ikna etme temel yaklaşımına dayanan, ilk dönemi IMF programıyla da uyum içerisinde gerçekleştirilen bu operasyon, 2002 yılından bu yana kalıcı bir çizgiye dönüşmüş durumda. AKP neo-liberalizminin ranta dayalı ekonomik gelişmesinin dinamiğinde ise sağlığın, KIT ‘lerin, eğitimin, ormanların, derelerin, parkların özelleştirme aracılığıyla sosyal hak gasplarına dönüştürülmesi ve neredeyse tüm memleketi inşaat şantiyesine dönüştürmesiyle rant alanının genişletilmesi fikrine dayanıyor.

3. döneminde ciddi bir ekonomik büyume yakaladığını iddia eden iktidar, cari açığın ise bir sorun oluşturmadığını ilan ediyor! Ancak asıl olarak AB başta olmak üzere emperyalist merkezlere dayanıklı-dayanıksız tüketim mallarının tedarikçiliği yoluyla bir yere varılamayacağını gösteren en büyük kanıt hiç kuşkusuz ki işsizlik oranının yüzde 10 bandına bir türlü gerilemediği gibi bu oranın sürekli büyume eğilimini göstermesi gerçeğinde yatıyor. İşsizlik oranının bu denli büyük olmasının en önemli nedeni ise Bakanın da belirttiği gibi1 emperyalist/kapitalist dünya kompozisyonu içerisinde “ara teknik eleman” yetiştirilmesi zorunlu bir ülke konumundan kaynaklanıyor. Elbette ki AKP bunu bugün itibariyle ucuz iş gücünün sürekliliğinin sağlanması kolaycılığıyla değerlendiriyor. Çünkü ancak bu yolla güvencesiz, sendikasız, sigortasız çalışma koşulları güçlendirilebiliyor ve neo-liberal dönemin varlığı devam ettirilebiliyor.

Türkiye kapitalizmi, taşeronlaştırma, ticarileştirme, güvencesizleştirme yoluyla işçi sınıfının koşullarını her geçen gün daha da ağırlaştırıyor. İşsizlik oranı büyürken, vergiler artıyor, zamların ardı arkası kesilmiyor, maaşlar, enflasyonun oldukça gerisinde kalıyor. Esas olarak AKP kendisine, neo-liberalizmin isterlerinden taviz vermeyen sıkı bir “mali politika” izlemeyi öncelikli görev olarak addediyor. Özellikle ilk iki döneminde iktidarını daha da kalıcılaştırmayı sağlarken dönem dönem çatışsa da TÜSİAD gibi “laik” sermayeyle uzlaşmanın yollarını aradığı da biliniyor. Çünkü unutulmamalı ki, AKP, muhafazakar dönüşümü, neoliberalizmden ayrı bir süreç olarak hiçbir zaman ele almadı. Uçüncü dönemin yönelimi de bu çizginin devamı niteliğinde.

Haziran ayaklanmasına doğru

Haziran ayaklanmasını oluşturan koşullar hiç kuşkusuz ki AKP iktidarı ile birlikte kapitalizmin yarattığı çelişkilere dayanmakta. Ve Haziran ayaklanması bir süre “geri çekilme” eğilimi taşısa bile bitmiş bir süreç değil, yeni bir dönemin başlangıcı olacaktır.

Haziran ayaklanması toplumsal bir dönüşümü, hızlandırılmış bir kursa dönüştürmeyi şimdiden başardı. Bu açıdan “Taksim Komünü” dünyadaki örnekleriyle paralellikler gösteriyor. Tartışmayı belirli bir tarihsellik ile gerçekleştirmek bu açıdan önem taşımakta. 1848 ya da 1905 nasıl ki bir yenilginin değil, başlangıcın tarihiyse, işte Haziran 2013’te öylesi bir tarihselliği daha şimdiden yaratmaya adaydır…

Lenin’in devrimci duruma işaret etmek için ifade ettiği o meşhur “yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin artık eskisi gibi yönetilmek istemediği” saptaması, Gezi Direnişi’nin basit bir özeti olsa gerek. Haziran ayaklanmasının patlak verdiği Gezi Parkı direnişi, olayların 31 Mayıs ve 1 Haziran aşamasını görmeyen hiçbir aktör tarafından tahmin edilemezdi. İçinden geçilen suskunluk döneminin ardından, belli kıpırdanışların olduğu fark edilse bile gelinen aşamanın ve direnişin beklenenin muazzam boyutlarda üstüne çıktığı aşikâr.

Gerçekten de kimin aklına gelirdi ki şu üç-beş ağaçla, “baş belası” Twitter ittifakı yüzünden, sorgulanamaz denilen muktedir iktidara karşı bir “ayaklanmaya” dönüşsün, medya suskunluğunu çöpe atsın. Taksim Meydanı’nı “çöplerden” de “polisten” de temizlesin! 1 Mayıs’ta yıkılır denilen inşaatın, “sağlamlığını” yerinde test etsin. Tayyip’in “şerefine”, (Obama’ya nazire edercesine) kadehler kaldırılan bir meydan yaratsın! Çoğulcu karakteriyle milyonları buluştursun. Dirensin, dövüşsün…

Sadece bir avuç insanın başlattığı, ağacıma dokunma, kentime dokunma, yaşam alanıma dokunma, nefes boruma dokunma, Taksim Gezi Parkı’ma dokunma diyerek başlattığı ekolojik itiraz, zaten mütevazi çabalarla 2 yıldır sürüyordu. Kent merkezinin tek yeşil alanı olan Gezi Parkı’nın yıkılmaması ve sermaye aracılığıyla AVM’ye dönüştürülmemesi için Park’ta çadır kuranlar, “bir gece ansızın” gelen buldozerler karşısında belki de hayatlarında ilk kez polisle karşı karşıya gelmek zorunda kalmışlardı. Sonrası malum, “gaz ve toz” bulutu içerisinde başlayan “düşük yoğunluklu çatışma..

Yaşanan düşük yoğunluklu çatışmanın beklenmeyen etkisi ise “barışçıl eyleme” uygulanan devlet şiddetinin boyutunu orantısız olması karşısında, adım adım geniş kitlelerin tepki göstermesiydi. İlk gece 150 kişi vardı Gezi’de! Ertesi gün polis saldırdı 300 kişi oldu. Sonraki gün polis saldırdı 2000 kişi oldu. Daha sonraki gün yine polis saldırdı 20.000 kişi oldu. Polis saldırmaktan sıkılmadı, eylemciler gazlanmaktan. Belli ki “gazlandıkça”, “gaza” geliyorlardı. Taraftar grupları da sahip çıkmaya başladılar Gezi’ye… Önce “sık bakalım, sık bakalım biber gazı sık bakalım, kaskını çıkar, copunu da at” diye polisi “düello” ya davet etmeye çalıştılar ama bizim “Halk İçin Emniyet” bu düello meselesine birazcık duyarsız kaldı. Sıkmaya devam etti Çevik… Su sıktı, gaz sıktı, plastik mermi sıktı. Yani ilk kılıcı mösyö burjuvazi çekti…

20.000 kişiye yapılan şafak operasyonu sinirleri iyice gerdi. Ertesi gün saat 13.00’ten itibaren yüzbinler Taksim’e akmaya başladı. Çatışmalar, alabildiğine şiddetlendi. “Halk İçin Emniyet” hedef gözeterek TOMA’larla, plastik mermilerle, gaz bombalarıyla, henüz resmi olarak ne olduğu açıklanmayan ve tespit edilemeyen kimyasallarla, sabaha kadar halka saldırdı.

“Gezi” için akan yüzbinlerce insan, Taksim’i her yandan kuşatınca bizim “Halk İçin Emniyet” alan savunması taktiğine başvurmaya başladı. Hâl böyle olunca meydan polisin, çevre halkın oluverdi. Biber gazının “kafa yaptığından” bahseden de vardı, düellodan vazgeçip “biber gazı oleeyyy” diye slogan atan da…

1 Haziran günü milyondan fazla kişi sokaklara dökülünce “kelepçesine bakarak kaçan”, “mösyönün polisleri”, Taksim Meydanı’nı ve Gezi Parkı’nı alanın sahiplerine bırakmak zorunda kaldılar. Kim ne derse desin ve sonucu ne olursa olsun bu bir “halk ayaklanmasıydı!” Ve AKP’ye, iktidara geldiği günden bu yana ilk kez yenilmemişlerdi. Kimler yoktu ki aralarında: Çevreciler, sosyalistler, devrimciler, liberaller, işçiler, Antikapitalist Müslümanlar, feministler, LGBT bireyler, Kürtler, M. Kemal’in askerleri, taraftar grupları, “Şerefine Tayyip’çiler”, her sınıftan, inançtan, fikir grubundan bileşenler…

Devlet şiddeti arttırdıkça kitle de direnişin boyutunu arttırdı. Ayaklanma sosyalist birçok kadronun gördüğü/alışageldiği eylem tarzından farklılıklar taşıyordu. Tipi, biçimi farklıydı. Ancak en önemli farklardan biri de eylemlerin sürekliliği oldu. 31 Mayıs’ı, 1 Haziran’a çeviren gece sabaha kadar ciddi çarpışmalar yaşanmış ve 1 Haziran günü kitleler geri çekilmenin aksine daha aktif katılım sağlamaya başlamışlardı. Ve daha şimdiden tarihe geçen 1 Haziran günü, Taksim Meydanı milyondan fazla insan tarafından işgal edildi. İşte eylemin evrenselleştiği aşama da bu noktada başlayacaktı. Kitaplarda okunan Paris barikatları somut bir gerçeğe, komün ruhu ise işleyen bir sürece dönüşecekti…

Sosyalist hareketin örgütlü kesimlerini çok çok aşan bir kitlesellik, harekete rengini veriyordu. Dili biraz farklı, bileşeni beklenemeyecek çoğulculukta, direnişi ve kararlılığı şaşılacak düzeydeydi. Herhalde ilk cevap verilmesi gereken konu şuydu: İyi de nasıl? Hangi etkenler, hiç beklenmeyen bir dönemde, beklenmedik bir yan alanda yaşanan çarpışmayı ayaklanmaya dönüştürmüştü? Ve daha önemlisi nasıl bu kadar farklılık yan yana durabilmişti?

Benim iddiama göre Gezi Direnişi’nin çoğulculuğuna rengini veren iki etken mevcuttu. Yerelleşen ideolojik mücadele ve görünür bir şekilde Fırat’ın bu yakasında bulunan şovenizm zehrindeki azalma eğilimi. Bu iki etken, hareketin çoğulculuğunun ve yerel dinamiklerin görünürlüklerinin artmasını sağladı.

Haziran ayaklanması kentli bir ayaklanmadır! 2

Haziran ayaklanmasının bileşeni, zenginliği hiç kuşkusuz bu ayaklanmanın kentli bir ayaklanma olduğunu gösteriyor. Kent merkezinin AVM’ye dönüştürülmek istenen tek nefes borusunun yıkılma operasyonuna direnenler de esas olarak kapitalist kentte yaşayan ne kadar sınıf, sosyal görüş, inanç, mezhep, kuşak, cins ve ulus varsa hepsinden bileşenler taşıyordu. Bir anlamıyla Haziran ayaklanması klasik bir sınıfsal karşı karşıya geliş değildi. Talepleri de bu anlamıyla sınıfsal olmaktan çok siyasaldı. İşte bu açıdan ekonomik temelli hak talepleriyle politik arenada boy göstermeye alışkın birçok “ekonomist” tarafından, Gezi isyanı anlaşılamadı. “Ekonomizm” her zaman ki gibi ekonomik arabayı, siyasi atın önüne koştu.

Haziran ayaklanması sırasında işçilerin üretimden gelen güçlerini kullanmamış olmaları, fabrikaların Gezi’ye akmamış olması nedeniyle işçi sınıfının Haziran ayaklanmasına katılmadığı görüşü oldukça yaygın. Ancak verilerin hiçbiri bu iddiayı desteklemiyor. Çünkü GENAR’ın gerçekleştirdiği araştırmaya göre Haziran ayaklanmasına katılanların %53,8’i ücretli/maaşlı çalışanlar yani işçi sınıfının üyesi. KONDA’nın anketine göre ise Parktakilerin üçte biri öğrenci yine %50’si işçi. Yaş ortalaması 28. Kadın-erkek eşit oranda ve %49,1’inin eyleme katılım gerekçesi polis şiddeti. Elbette ki ayaklanmanın motor gücü “mavi yakalı işçiler” değildi. Ancak Karl Marx’ın daha başından beri mavi-beyaz yaka ayırımını bildiği ve işçi sınıfı gerçeğini bu ayırım üzerine şekillendirdiğini görmeden, sınıf hareketini kol gücüne dayanan işçilere devretme alışkanlığını anlayabilmek mümkün değil.

Marx yayımladığı manifestosunda şöyle tarif etmişti savını:

“Bugüne dek üstün değer verilen ve sofuca bir ürküntüyle bakılan ne kadar eylem varsa burjuvazi bunların hepsinin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip atmıştır. Doktoru da, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, iktisatçıyı da, kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir.” 3

Marx net bir biçimde “beyaz yakalı” işçilerin “ücretli emekçiye” dönüşümünü bundan 165 yıl önce ortaya koyarken yanılmıyordu. Sosyal medyayı iyi kullanan, alışılagelmiş siyaset dilinin dışında hareket eden geniş yığınların yeni bir tarzı ortaya çıkardığı kesin. Ama bunlar işçi değiller mi? “Akıllı cep telefonu, bilgisayar ve tablet kullanmanın, işçi olmadığının kanıtına dönüşmesi” hangi teorinin ayak sesleri? Ya da örneğin bu araçlar nasıl bir artı-değer yaratıyor? Bu sorulara cevap verilmeden işçi sınıfı Haziran ayaklanmasında yoktu demek, cevabı biraz kestirmeden vermek anlamına geliyor. Plaza çalışanları, banka, eğitim, sağlık vb. hizmet sektöründe çalışan beyaz yakalı işçilerin Gezi’ye katılımı azımsanamayacak düzeydeydi. Ayrıca Gazi, Okmeydanı, Nurtepe gibi semtler ya da Kartal, Kadıköy, Avcılar gibi ilçelerden sağlanan katılım ise ayrı bir nitelik taşıyordu. Elbette ki, harekete rengini veren şey fabrika komitelerine dayanan bir örgütlülük değildi. Kitleler sosyal medya, semt ve stadyumlar aracılığıyla örgütlenmişlerdi.

Haziran ayaklanması uzun bir dönemdir otoriterleşme eğilimi içerisine girmiş iktidara karşı başkaldırıydı. İktidara geldiği günden bu yana yukarıda da değindiğim neo-liberal muhafazakâr dönüşüm politikasını uygulayan AKP’ye karşı özgürlükleri için sokaklara dökülen milyonların sesiydi. Sandıktan aldığı %49,7 oy ile her istediğini yapabileceğini ilan eden hükümetin “atarlanmasına”, karşı “gider yapan” kitlelerin kendiliğinden eylemiydi. Daha önce yan yana gelmesi ihtimal dâhilinde bile olmayan görüşlerin devlet şiddetine karşı bir araya gelmesi de yine yalnızca bu iktidar tarafından başarılabilen bir olguydu. Kitlelerin kendiliğinden eylemi, öğretici bir içeriğe hızla dönüştü.

Ayaklanmanın ilk günlerinde inşa edilen barikatlar kitle inisiyatifinin zaten dağılmak üzerine oluştuğu ve “şiddet karşıtı” olduğu savını doğrulamıyor. Katledilen tüm gençlerin ailelerinin Alevi oluşu da başka bir direniş kodunun ayaklanmanın içerisinde bulunduğunu gösteriyor. Taraftar gruplarının, Alevilerin, Türklerin, Kürtlerin, kadınların, LGBT bireylerin, sosyalistlerin, anti-kapitalist Müslümanların, gençlerin direnişin her boyutunda kendilerini ifade edecek sloganlar ile ayaklanmaya kattığı zenginlik ise ideolojik bir yerelleşme biçiminin direnişin her düzeyinde yerini aldığını gösteriyor. Ayaklanmanın bir diğer özelliği ise özgürlükleri için harekete geçenlerin ağırlıkta olduğunu kanıtlıyor. Ancak ”M. Kemal’in askerleriyiz!” sloganı ile “M. Keser’in askerleriyiz!” diyenlerin ortak paydasının “devlet laikliği” değil de görünür bir sekülerliğinin bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. BDP ve M. Kemal bayraklarının yan yana taşınması ise direnişin kodları hakkında fikir veriyor ve şovenizmin azalma eğilimi gösterdiğini kanıtlıyor. Hareketin “ulusalcı” olduğu iddiası ise Lice’de “Kalekol” yapımına karşı çıktığı için katledilen Medeni Yıldırım için düzenlenen “Diren Lice, istanbul, Ankara, İzmir vs. Seninle” eylemleriyle yerle yeksan oldu.

Haziran barikatları dersleri

“Coşkulu Parisliler, 1588’den beri (Guise Dükü’ne karşı kurulanlardan beri) barikat kurma yolunu seçiyorlardı ve artık yöntemlerini geliştirmiş, oldukça ağır kaldırım taşlarını yerinden sökmek için levye kullanır olmuşlardı. Kibarca omnibüsleri durdurdular, atları çözüp yolcuları tahliye ettiler ve araçları devirip, ağırlaşsın diye içine ve üzerine taş yığdılar…”4

1 Haziran itibariyle, “Haziran ayaklanması” başka bir mecraya akmaya başladl. Tıpkı dünyadaki birçok örneğinde görüldüğü gibi devlet şiddetine karşı, halk yığınlar halinde toplanmaya ve barikatlar oluşturmaya başladılar. Aklın yolu birdi ya da direniş evrensel benzerliklere ve yöntemlere kapı aralamıştı. Halk ayaklanmalarının tipik bir örneği 2013 Türkiye’sinde yeniden ortaya çıktı. Parisliler 1588’den beri aynı yöntemi kullanıyorlardı. Taksim ise Patrona Halil isyanı ile tadına varsa da doyumsuz olana uzak kalalı çok olmuştu

Erdoğan, 1 Haziran günü gerçekleştirdiği konuşmasında şöyle diyordu. “Polisin bir takım aşırılıklar içerisine girdiği doğrudur. Ancak ‘polis Taksim’den çekilsin’ diyorlar. Böyle bir şey mümkün mü? Polisimiz dün de oradaydı, bugün de yarın da orada olacak.”

Haziran ayaklanması Erdoğan’ın bu dediğine pek itibar etmedi. Çünkü günlerdir polis şiddetine maruz kalan yüzbinler biliyordu ki, polisin Taksim Meydanı’nda kalması demek, günlerdir devam eden gösterilerin “devlet güdümünde” bir toplaşmaya dönüşmesi demekti. Kitleler buna izin vermediler. Ve bir anda Taksim Meydanı bir komün merkezi haline dönüştü! İlk iş olarak barikatlar oluşturulmaya başlandı. Zaten gösteriler sırasında yaralılar için örgütlenmeye başlayan revirler adeta ufak hastanelere dönüştürülürken, paranın geçmediği lokantalar, kütüphaneler, kreşler inanılmaz denilebilecek çabuklukta inşa edildi. Ayaklanmaya rengini veren şey dayanışmaydı. Halk kendi güvenliğini aldı. Örneğin güvenlik eksenli polis ordusunun koruduğu bir Yılbaşı gecesinde yaşanan kadına yönelik taciz sayısı kadar 11 gün boyunca taciz yaşanmadı.5 Dayanışma eksenli bir Taksim, dünyadaki tüm komünlerle benzer bir özellik taşıyordu.

Taksim barikatlarının ardında oluşturulan komün, kitlelere kapitalizmden başka bir seçenek olduğunu açık bir şekilde gösterdi. Adeta zamanın hızı değişmişti. Birçok gözlemciye göre eylemin hareket tarzı occupy (işgal et) eylemlerini çağrıştırıyordu. Yaratıcı ve enerjik olduğu ise tartışma götürmez bir gerçekti. İşgali sağlayan şey ise geniş kitlelerin oluşturduğu barikatlardı. Aslında tüm dünyadaki ayaklanmaların başvurduğu yola hareket kendiliğinden başvurmuştu. Çünkü kitleler ancak bu yolla kendi güvenliklerini sağlayacaklarından emindiler. Diğer bir deyişle başkaldırma hareketinin, başvurduğu taktik evrenseldi.

Bir başkaldırma hareketinin gerçekten taktik bir eylemden bekleyebileceği en fazla şey, tek başına bir barikatın yoluna yordamına göre kurulup savunulmasıdır.6

Frederich Engels, elbette ki bir gerçeğe işaret ediyordu! Taksim barikatları, ayaklanmanın zaferle sonuçlanacağı anlamına gelmiyordu. Ancak deneyim, biriktirme ve yol gösterme bakımından bir ayaklanmanın barikatlarsız gerçekleştirilme imkânı zaten en başından beri bulunmuyordu. Taksim Komününü ilan eden gerçek, barikat arkasında devam eden yaşam formuydu. Başka birdeyişle barikatların savunulması devrim anlamına gelmediği gibi, onu savunmamak daha en başından kaybetmek demekti. Taksim barikatları sayesinde 11 gün boyunca kent meydanında bir komün ilan edilmiş oldu. Hızlı, organize, dayanışmacı, bir komündü bu. AKP iktidarının 1-2 gün içinde dağılır giderler beklentisini boşa düşüren de bu olgu oldu. Komün, bu anlamıyla tarihin zaman kavramını değiştirmeyi başardı.

İstanbul, 1 Haziran akşamı itibariyle, coşkulu Parislilere benzemeye başlamıştı. Hayatlarında ilk defa eyleme katılan milyonlar dâhil herkes “şimdi ne yapılacak?” sorusunu gündemine almak zorunda kaldı. Hayatta olan hiçbir bireyin ülke çapında yaşamadığı şey, kitaplardan gelip çıkmıştı. Devrim yaşanmasa da bir şeyler “kapıyı üç kere çalmıştı…”

“Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor…” diye başlayan o eşsiz manifestoyu unutmak mümkündü belki ama sosyalistlerin “hükümet istifa” talebinin gerisinde kalmasının izah edilebilir bir yanı yoktu. Hayaleti, “sevimli hayalet Casper”a dönüştüren belki de bu gerçekti. Direnişin aktif direngenliğinden “sevimli hayalet” çıkartma becerisi, “Allah’ını seven defansa gelsin” diyen Jamiryo’yu da yok saymıştı7. Defans, açık bir şekilde barikatların oluşturulma çağrısı ve çarpışmasını ifade ediyordu.

1848 yılı aynı zamanda Marx açısından başka bir pratiğin dönüm yılı olacaktı. Dönemin litograflarının birkaç katlı binaları aşan barikat resimleri, 1848 barikatlarının hem başarısı, hem de yenilgisi üzerine fikir verecekti. 1500’ün üzerinde barikatın inşa edildiği tahmin edilen olaylarda Marx, 1848 Paris devrimini, dönemin sıcak koşulları içerisinde neredeyse hatasız olarak tek yorumlayan kişi olacaktı.

Marx’ın çıkardığı sonuç açıktı. “Ve biz şöyle haykırıyoruz: Devrim öldü! – Yaşasın Devrim!”8

(… ) klâsik sokak çarpışmaları çağında bile, barikatların, maddi olmaktan çok manevi bir etkisi vardı. Barikat, askerlerin cesaretini, dayanma gücünü (metanetini) sarsmak için bir çare idi. Eğer barikat, askerler çözülünceye kadar tutunursa zafer elde ediliyordu; yok, tutunamazsa yenilmek vardı9

Paris’in romantizmi, “kulaklara hoş bir seda” geliyorsa da, sosyalist solu etkileyen başkaca faktörler mevcuttu. Barikatın devrimci dönüşümü, salt “eninde sonunda yenilecek” basitliğiyle kavrandı. Oysa kitlelerin devrimci dönüşümünü esastan sağlayan ve hareketi bir ayaklanmaya dönüştüren şeyin, barikatlar olduğu gerçeği yok sayıldı. Engels’e göre 1848 devriminin yenilgisi karşı tarafta bir çözülme gerçekleşmediği için yaşandı. Çünkü modern kapitalist şiddet aygıtlarının, barikat savaşlarında tartışılmaz bir “eşitsizliği” daha o tarihlerde mevcuttu. Ancak ne Marx, ne de Engels “yenilinilecek savaşa” girilmez iddiasında değildi. Her ne kadar zamanlamasına karşı çıksalar da, çarpışma başladıktan sonra hareketin içerisinde yer almaktan bir an dahi tereddüt etmediler. Geriye kalan tartışma bu açıdan taktik bir anlam taşıyacaktı. Devrimin başarısını, kazanma ihtimallerini içerisine alan bir tartışma. Yıllar sonra Samuel Beckett’in sözleri ise şöyle olacaktı: “Hep denedin, hep yenildin… gene dene, gene yenil… daha iyi yenil.” İşte bu açıdan barikatların bir taktik olarak yenik düşmesi tek belirleyen olarak ele alınamaz. Çünkü 2013 Haziran ayaklanmasını başlı başına kazandıran şey de o yenik düşen barikatların varlığında gizli. Aksi takdirde zamanın ruhuna hız kazandıracak büyük sıçramaları yaratabilmek mümkün olamazdı. Unutulmamalıdır ki ne barikatları yenilen 1848, ne de son tahlilde yenik düşen 1871 Paris Komünü, iktidarla savaşa kesin olarak yenmek üzere girmişlerdi. Bu açıdan Marx, Engels ve Lenin’in değerlendirmeleri esas olarak yenilen ayaklanmanın eksikliklerini görme, dersler çıkarma ve ilerletme üzerine analizlerine dayanıyordu.

Parislilerin barikat taktiği her daim émaute (ayaklanma) denilen hadisede işe yaradı. Çünkü barikat sınırsız bir özgürlüğü ve devlet aygıtının olmadığı bir özerk alanı temsil ediyordu. 1871 barikatları Paris komününün 71 günlük “doğrudan demokrasisi” Marx’ın deyimiyle “işçi sınıfı iktidarını” yaratan en işlevsel araçtı. Paris’in 71 günlük devrimi, 1905’te Çarlık Rusya’sında boy verirken, barikat ve dersleri üzerine ders çalışma sırası bu kez Lenin’e geliyordu. 1848, 1871’i yaratmıştı. 1905 ise 1917’nin ayak sesleri anlamına geliyordu. Engels ayaklanmanın taktik adımlarına ilişkin kafa yorarken, Lenin de ustaların izinden gitmeyi bir an olsun elden bırakmayacaktı. 1905 yılının barikatları da, barikatlara saldıranlar da daha gelişkin taktiklere sahiptiler. Lenin birkaç kritik hatadan bahsederken, hiçbir yaklaşımında barikatlara karşı bir tutum almadı. Taktik savunu hataları ve dönemin koordinasyon eksikliği olsa olsa “devrimlerin ilerlemesinde” eksiklikler doğurmuştu. Lenin’e göre 1905 barikatları, örgütlü işçi sınıfının yeterli düzeye ulaşamaması nedeniyle yenilecekti. Engels ise sokak savaşımının başarıya ulaşabilmesi için bu işe daha büyük güçlerle girilmesi gerektiğinin altını çizecekti. Ancak gerek Engels, gerekse de Lenin, atik davranamayan kitlelerin taktik hataya düştüğünü belirtirken, yeterince uzun zaman ayakta kalamayan ve “iktidar” üzerinde yeterince yıpratıcı etkide bulunamayan barikatlardan şikâyet edeceklerdi.

“Askeri taktiğin dayandığı şey askeri tekniktir. Bu basit gerçeği Engels ortaya attı ve bütün Marksistlere kabul ettirdi. Askeri teknik bugünlerde on dokuzuncu yüzyılın ortalarında olduğu gibi değildir. Toplara karşı insan kalabalıklarıyla yüriimek, barikatları tabancalarla savunmak delilik olur. Kautsky, Moskova olaylarından sonra Engels’in bu konudaki yargılarının yeniden göz önüne alınmasının tam zamanı olduğunu ve Moskovamın “yeni barikat taktikleri” getirdiğini yazarken haklıydı. Bu taktikler gerilla savaşı taktikleridir. Böyle bir taktik için gereken örgüt, çok küçük ve hareketli birliklerdir; on kişilik, üç kişilik, hatta iki kişilik birlikler. Şimdilerde beş ya da üç kişilik birliklerden söz edilince, burun kıvıran Sosyal Demokratlara rastlıyoruz. Alay etmek, çağdaş askeri tekniğin getirdiği koşullar altındaki sokak çarpışmasının ortaya çıkardığı yeni taktik ve örgüt sorununu bilmezlikten gelişin ucuz bir yoludur. Moskova ayaklanmasının hikayesini iyice bir inceleyin beyler, «beş kişilik birlikler» ile «yeni barikat taktiği» sorunu arasında nasıl bir bağlantı olduğunu göreceksiniz. Moskova bu taktikleri ilerletti, ama onları gerçekten büyük çapta, bir kitle çapında, uygulamaya yetecek kadar geliştirmeyi başaramadı. Gönüllü çarpışma takımları çok azdı, atak saldırı sloganı işçi kitlelerine verilmedi ve onlar bunu uygulamadılar; gerilla müfrezeleri nitelik bakımından birbirinin aynıydı, silahları ve yöntemleri yetersizdi, kalabalığa önderlik etme yetenekleri hemen hiç gelişmemişti. Bütün bunları gidermeliyiz; Moskova deneyinden birşeyler öğrenerek, bunları kitleler arasında yayarak ve daha da geliştirmeleri için onların yaratıcı çabalarını bileyerek yapacağız bunu.” 10

Lenin’in Moskova barikatlarının yenilgisini değerlendiren saptamalarında, barikatların kurulmasına ilişkin bir şüphesinin olmadığı anlaşılıyor. Ayrıca Lenin, “yeni barikat taktiklerinin” çağına uygun yöntemlerle şekillenmesini de önemsiyor ve olsa olsa yeterli atak saldırının geçekleştirilemediğinden yakınıyor. Ancak daha önemlisi gerek Marx, gerekse de Lenin, çarpışmanın kaçınılmaz hale geldiği koşullarda kitlelerin iktidarla çarpışmasını yenilecek dahi olsa desteklemeleriydi. 11Marx, Engels ve Lenin, kitlelerin iktidarla çelişkisinin artması ve hareketin büyütülmesi için çaba sarf etmekten hiçbir zaman geri durmadılar. Marx çıkarttığı NRZ gazetesinden, 1848 devrimi için şu sözlerle bahsedecekti, “gazetemiz âmaute (ayaklanma) fikrinin arkasında durmaya devam ediyor.”

Haziran ayaklanmasının ortaya çıkarttığı “yeni barikat taktiği” iki aşamada şekillendi denilebilir. Bir tanesi 31 Mayıs gunü görülen polisin meydan, halkın çevreyi kuşattığı çatışma sırasında kurulan barikatlar, diğeri de sonrasında görülen meydan savunusu için kurulan barikatlar. Haziran barikatları tıpkı Lenin ve Engels’in bahsettiği gibi taktik bir anlayışa dayanıyordu. Genç kitlelerin oluşturduğu hemen her malzemeden kurulan barikatlar, polisin geniş kitlelere daha fazla zarar vermesini bir şekilde önledi. Çünkü ancak bu yolla yoğun gaz atışı ve TOMA/Akrep saldırıları yavaşlatılabildi. Daha önemlisi ise kitlelerin dağılmasının önüne geçildi. 31 Mayıs barikatları kuşatma hareketinin başarısını gözler önüne serdi. 1 Haziran günü ise Occupy hareketi meydanın tüm girişlerine barikatları inşa etmişti. Böylece gerek meydan daha denetlenebilir bir hal almış, gerekse de olası saldırı riskleri azaltılmıştı. 11 günlük Taksim komünü ancak bu yolla kendi varlığını sürdürdü.

2013 Haziran ayaklanması, hareketin 1-11 Haziran günleri ile 16 Haziran’a kadar devam eden evreleri itibariyle birbirlerinden farklılık arz etmekte. Nasıl ki, 1 Haziran Taksim komününün ilanı, hareketin gelişiminde zamanın hızlanmasına yol açtıysa, barikatların iktidar tarafından ele geçirilmesi ciddi bir geri çekilme anlamı taşıdı. Merkezin iktidar tarafından ele geçirilmesi, hareketi müdahaleye açık hale getirdi. Ve bir kazanım olarak görülse de aslında Gezi Parkı’na çekilmek, komünün bitişi anlamını taşıyordu.

Haziran barikatlarının savunulması tartışmasında, “yeni barikat” taktiklerini, çağına uygun olarak ele almak gerekir. Bu anlamıyla Engels’in bahsettiği geçmiş dönemin barikatlarının çağına uygun silahlarla savunulduğunu ve egemenlerin de barikatlara dinamit lokumları ve modern top atışlarıyla saldırıldığı atlanmamalı. Yüksek düzeyde kayıpların yaşanmaması için Engels, barikat taktiğini tartışmaya açıyor. Yani askeri bir taktik olarak, barikat savaşlarını ele alıyor. Bu açıdan “zaten Engels de barikatlara karşı çıkıyor” demek (bahsedilen açık hale gelen, yeterince kitlesel olmayan barikatlar) bir şey söylemek anlamına gelmiyor.

Barikatlar, çekiciliğini, büyüsünü yitirmişti; asker, barikatların ardında artık “halkı” değil, birtakım başkaldıranları, kışkırtıcıları, yağmacıları, her şeyi paylaştırmak isteyenleri, toplumun tortusunu görüyordu; subay, zamanla, sokak çarpışmasının taktik biçimlerini öğrenmişti, artık, düpedüz, kendini gizlemeden beklenmedik bir barikatın üzerine doğru yürümüyordu, ama bahçelerden, avlulardan, evlerden geçerek onu çeviriyordu. Ve biraz beceri ile, bu, artık onda-dokuz başarıya ulaşıyordu. 12

Görüldüğü gibi Engels’in itirazı, mücadelenin o aşamasında halkın değil, toplumun tortusunun görülmesine yani diğer bir deyişle barikatın kitlesel gücünün azalmasına ilişkin bir saptamaya dayanıyor. Yani Engels’in barikatlara ilişkin yaklaşımları bu açıdan çağına uygundur. Ancak kapitalizmin vahşi döneminin ya da atipik dönemlerinin bir ürünü olan kitlesel katliamlar ve sınıf savaşımlarının amansız yaşandığı dönemlere özgü saldırı biçimlerinin baz alınması, bilinçli bir çarpıtma anlamı taşıyor. Demokrasi biçimsel dahi olsa bugün başka bir boyut kazanmış ve kitle mücadeleleri de bu anlamıyla şekil değiştirmiş durumda. Örneğin 1968’in Paris’inin gerek barikat, gerekse de saldırı araçları bakımından ciddi değişiklikler gösterdiği biliniyor. 68’in barikatları kaldırım taşlarına dönüşürken, barikat arkasında gerçekleştirilen forumlar başka bir direniş yönteminin geniş yığınlarca ortaya çıkarıldığını kanıtlıyor. Kitle mücadelesi ve iktidar saldırganlığını, çağından söküp atmak esasen Lenin’in yukarıdaki alıntıda bahsettiği alaycılığı tekrar etmek anlamını taşıyor. 68 Paris’inin ortaya çıkardığı “güzellik sokaktadır 13 14” ve “kaldırım taşlarının altında kumsal var”15 sloganları Paris barikatların özgürleştirici yanlarına atıfta bulunmaktan geri durulmadığı gösteriyor. Ancak Paris’ten, İstanbul’a dönüldüğünde barikatın eski bir yol olduğu ve yenilmeye mahkûm olduğu hatırlanarak, 68 geleneğinin ardılı bir siyaset çizgisinden hızlı bir şekilde uzaklaşılıyor.

Günümüzün saldırı araç yol ve yöntemleri, “modern kapitalizmin” çağına uygun olarak dönüştüğünü gösteriyor. Geçmişten farklı olarak asker yerine daha profesyonelleşmiş polisin gösterilere müdahale ettiği bir dönemi yaşıyoruz. Dinamit lokumu yerine biber gazı, tazyikli su, polis copu, Akrep ve TOMA zor araçlarının yaygın olarak kullanıldığı biliniyor” Bu anlamıyla yeni dönemin barikat taktikleri geçmişten bir takım köklü farklılıklar taşıyor. Son tahlilde daha kanlı müdahalelerle karşılaşılma ihtimali olsa da esas olarak devlet şiddetinin yönlendiren araçlarda ciddi değişiklikler olduğunu görmek gerekiyor.

Hareketin dikkat çektiği bir diğer nokta, çağın değiştiremediği en önemli gerçek, yani kitlesel ayaklanma yolunun halen en geçerli yol olduğu gerçeği. Gerek Arap Baharı olarak adlandırılan süreç, gerekse de 2013 Haziran ayaklanması bu gerçeğe bizleri tekrar tekrar götürüyor. Belki birçok açıdan eksiklikler tespit edebilmek mümkün olsa da Haziran ayaklanmasının başardığı en önemli şey korku duvarının aşılması. Yine de taktik bir çizgi açısından Haziran barikatlarının yalnızca bir yapı tarafından savunulması, 1848 ya da 1905 barikatlarının yenilmesiyle aynı şey olarak kavranmamalıdır. Çünkü barikatlar bir örgütlü yapı dışında hiçbir taktik denenmeden iktidara teslim edilmiştir. Halkın devrimci enerjisi soğurulmuş, daha 12 Haziran günü Taksim Meydanı boşaltılmaya çalışılmıştır. Ayaklanmanın niteliği ve başarı şansı üzerine birçok analiz yapmak mümkün olsa da, tarihin bizleri göreve çağırdığı dönemde bu göreve talip olmamak en naif terimle eksiklik anlamı taşımaktadır. Eksik olan ise eksik olduğu için yanlıştır. Haziran günlerinde belki de sonuç Engels’in bahsettiği gibi onu yeterli zamanda ayakta tutamayacak bir hareket kuvveti nedeniyle yenilecekti. Ancak bu, Haziran barikatları açısından denenmemiş bir tezdir. Bu anlamıyla da bilinemez. Bilinen ise 11 Haziran itibariyle hareketin adım adım geriye çekilmesi ve 16 Hazirandan sonra da düzen normallerine tekrar geri döndürülme tehlikesinin başlatılmaya çalışılmasıdır. Bu açıdan bizlere düşen temel görev, düzen normallerini kabul etmeyen bütünlüklü bir çizgi mücadelesi olmalıdır. Aksi kazanımları, biriktirme ve geliştirme dinamiklerini kaybetmek anlamı taşıyacaktır. Haziran ayaklanmasında kitlelerin gösterdiği şey ise tersi yöndedir.

Mücadele artık başka bir evreye sıçradı, “korku duvarı” aşıldı. Dünün kitleselliği ile kıyaslanamaz bir sokak pratiği ortaya çıktı! Ve Haziran ayaklanmasından sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Önümüzdeki dönemi belirleyecek olan şey daha fazla sokak, daha fazla barikat olacaktır. Yazıyı bitirirken Haziran ayaklanmasının işaret ettiği şeyi tekrar etmek gerekirse; “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam…”

1 Trabzon’un Of ilçesinde Çakıroğlu Vakfı’nca düzenlenen iftar yemeğinde konuşan Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar şu ifadelere yer veriyor: “Bu ülke Müslüman bir ülke. Yüzde 99’u Müslüman. Tarihten gelen bir yapısı var. Türkiye’nin bul unduğu coğrafya çok zor bir bölge ve Türkiye onun merkezinde bulunuyor. Şimdi Türkiye’nin konumu itibariyle biz icat yapamıyoruz, buluş yapamıyoruz. Tarım ülkesiyiz biz. Ne yapacağız biz? Ara teknik eleman ülkesiyiz biz.”

2 Kapitalizmin başlattığı ve son tahlilde kentin, kıra egemenliğiyle sonuçlanan mücadele, burjuvaziyle birlikte bir taraftan işçi sınıfını büyümesine neden olurken, diğer taraftan kent yaşamının önem kazanmasına da yol açtı. Modern şehir yaşamının inşası yeni rant alanlarının oluşmasına yol açarken, kapitalizmden önce çok büyük etkilerinin ve öneminin kavranamadığı ekoloji sorunu görünürlük kazanmaya başladı. Ancak Marx ve Engels kendi tezlerinde dikkat çekseler de ekoloji mücadelesinin, sosyalizm mücadelesine içkin hale gelmesi için uzun zamanların geçmesi gerekecekti.

3 Karl Marx, Komünist Manifesto, syf. 9

4 Priscilla Robertson. ‘Revolutions of 1848: A Social History, Aktı Murray Bookchin, ‘Fransız Devriminden İkinci Enternasyonale’ (Dipnot yay.), sf. 116

5 Örneğin, bu tip vakaların Mısır gösterilerinde çok fazla olduğu iddia ediliyor.

6 Friedirich Engels, Fransa’da Sınıf Savaşımları (Önsöz)

7 Gezi Direnişi’nde yer alan, “Allahını Seven Defansa Gelsin / Jamiryo” imzalı duvar yazısı.

8 Karl Marx, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Sol Yayınları, syf.60

9 Friedirich Engels, Fransa’da Sınıf Savaşımları (Önsöz)

10 V.İ Lenin “Moskova ayaklanmasından alınacak dersler” den Aktaran William Pomeroy, Marksizm ve Gerilla Savaşı, Belge Yayınları, s, 90

11 1848, 1871 ve 1905 buna en çarpıcı örnekleri teşkil etmektedir.

12 Karl Marx, ‘Fransa’da Sınıf Savaşımları’ (Sol Yayınları) s, 22-23

13La beautâ est dans larue

14Dessous les paves c est la plage

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız