Rojava Komünü ve Partizanları İmparatorluk Karşısında – Enternasyonalist Savaşçılardan Mektup

698

Bu mektup, Rojava sathında Enternasyonal Özgürlük Taburu bünyesinde yer alan enternasyonalist güçlerin Fransız halkına yaptığı bir çağrıdır. Mektupta Türkiye tarihi, AKP’nin iktidarda geçirdiği dönüşümler, Kürt Özgürlük Hareketi ve bölgenin devrimci dinamikleri ayrıntılı olarak ele alınmaktadır.

«Eğer “uluslararası toplum” Erdoğan’ın bunu yapmasına izin veriyorsa, komünün dönüşünden, savaş taraftarı faşizmin yayılmasına nazaran, daha çok korkmalarındandır.»

Katkı Çağrısı

Fransız istihbarat servisinin yakın zamanda haberdar olduğu gibi, birçok Fransız vatandaşı 2012’den bu yana sürmekte olan Rojava Komünü çerçevesindeki politik deneyime katıldı. 9 Ekim’de Türk ordusu Kuzey ve Doğu Suriye’de askeri taarruz düzenleyerek Kürt halkının özerk yönetimine ve siyasi projesine son verip PYD’yi Rusya ve Esad ordusu ile anlaşmaya ve bu şekilde hayatta kalmayı müzakere etmeye itmişti. O zamandan beri, durum askıya alınmış görünüyor. Bu Fransız gönüllülerinden bazıları, Erdoğan’ın iktidar mücadelelerini, trajik ittifak oyunlarını ve geleceği nasıl gördüklerini geniş bir direniş bağlamına yerleştiren bu uzun mektubu ilettiler.

«Yanan gökyüzünde uçan ateş kuşlarıyız, hiçbir yerdeyken her yerdeyiz.» (Ulaş Bayraktaroğlu)

«Savaş gürültüleri, savaş haberleri duyacaksınız. Sakın korkmayın! Bunların olması gerek, ama bu daha son demek değildir» (Matta, 24;6)

Sevgili devrim dostları,

9 Ekim’den bu yana, İslamcı çeteler tarafından desteklenen Türk faşist devleti, Kuzey ve Doğu Suriye sınırına büyük bir saldırı başlattı ve parçası olduğumuz Rojava devrimini yok etmeyi planlıyor. Bu metinle, buradaki varlığımızın motivasyonlarına geri dönmek istiyoruz: Özgürlüğü için büyük bedeller ödenen bu toprakları savunmak, yıllardır süregelen bu deneyimi devam ettirmek, aynı zamanda sadece büyülü ya da folklorik olmayan uluslararası bir anti-faşist dayanışmayı ortaya çıkarma arzusu. Bizler, Suriye Demokratik Güçleri’nde (SDG) birleşen yerel halkla birlikte savaşmayı seçen otonomculardan, komünistlerden ve anarşistlerden oluşan devrimci savaşçılarız. 2015’ten bu yana onlarca savaşçı gibi, Enternasyonal Özgürlük Taburu (IFB)1 içinde savaşıyoruz. Kürt, Türk, Arap, Ermeni, Asur, Azeri, Türkmen, Çerkes’lerden ve Kuzey Amerika, Okyanusya ve Avrupa’dan gelen yoldaşlardan oluşan birimlerde konuşlandık.

Burada, savaşın yeniden başlamasından bir ay sonra, mevcut durumdan ortaya çıkıyor gibi görünen bazı zorlukları ve perspektifleri ortaya koymayı hedefliyoruz. Bunu yapmak için, Türkiye-Suriye sınırının her bir tarafına özgü siyasal bağlamlara ait unsurlara dayanan bir analiz geliştirmek önemlidir. Ancak, Kuzey ve Doğu Suriye halklarının özgürlükleri hususunda sahip oldukları hareket alanını da, ne kadar dar da olsa, düşünmemiz gerekir. Bu anlamda Rojava’da birkaç yıldır örülen uluslararası dayanışmadan doğan verimli karşılaşmaların yarattığı olanakları da belirtmeliyiz. Suriye’de halk ayaklanmasını izleyen iç savaş, olayları okumayı zorlaştıran çoklu aktörlerin katılımıyla küresel ölçekte gerçekleşti, bu herkesçe biliniyor. Buna fazla bir şey eklemeyeceğiz, ancak buradaki varlığımızın her kertede devrimci ve bu minvalde kültürel, etnik ya da mezhepsel tercihten bağımsız olduğunu açıkça belirtmek istiyoruz.

Öte yandan, gerilla örgütlülüğüne sahip çıkıyoruz ve aşağıdaki satırlarda görüleceği üzere, yumuşak söylemlerdense dürüstlük yeğdir diyoruz: Pratiğiyle ve yönlendirici ideolojisiyle eleştirel bir mesafe almış olmamıza rağmen bugün ana örgütü PKK2 olan HBDH’nin3 yanındayız. YPG/YPJ4 kamplarında savaşmayı seçtik; çünkü Kürtler için özgürleştirici bir güç olmanın yanısıra aynı zamanda ve hepsinden önemlisi halkların ulus-devlet kavramına olan bağlılıklarını yok etme ihtimalini taşıyan politik projenin taşıyıcısı. Dahası, DKP/Birlik’ten arkadaşlarımızın yanında örgütleniyoruz. Bu arkadaşlar için Komün kavramı folklorik bir halk totemi olamaz: Komünar olduğunu iddia etmek hala ve her zaman komünizmin kurulması için geri dönüşü olmayan bir politik yörünge arayışı içinde olmaktır.

Bu birkaç paragraf yoluyla, anın belirsizliklerine rağmen gelecekte neler olabileceğini söze dökmek istiyoruz. Ayrıca bu mesajın cesur devrimcilere bize katılmaları ya da yaşadıkları yerden bize destek olmaları konusunda ilham olmasını umuyoruz. Rojava kötü bir durumda kalmış gibi görünüyorsa da burada yaşananlar öyle güçlü ki, endişenin ve korkunun somut ve hayatî örgütlenmeyi paralize etmesi yazık olur. Burada yazılan sadece tarih değildir, asıl geleceği şekillendiriyoruz.

TÜRKİYE’DEKİ İÇ SAVAŞIN DIŞARI TAŞINMASI

Yapılan analizlerde Erdoğan’ın başlattığı işgal saldırısının Türkiye’deki iç savaşın (Kürt halkına dönük savaş bu şekilde tanımlanıyor, nba) dışa doğru taşınması biçiminde tanımlanabilecek geniş bir bağlamda gerçekleştiği az ya da çok görülmektedir. Bu çatışma hakkında konuştuğumuzda, sadece AKP arasındaki muhalefetten bahsetmiyoruz

Bu çatışma dile getirildiğinde, yalnızca AKP5 ve Kürt halkı arasındaki muhalefetten bahsetmiyoruz, aynı zamanda ona hakim olan hizip/parti ne olursa olsun hala otoriter olan bir devlet aygıtı ile silahlı mücadeleyi ve yeraltı örgütlenmesini seçen Marksist gruplar arasında birkaç on yıldır süren siyasi bir şiddet sürecini tanımlıyoruz.6 Modern Türk devletinin temelleri, mevcut faşizmin7 tohumlarını taşır ve genişlemeciliğe eğilimi yeni değildir. Rojava’dan ulaşabildiğimiz Türkçe haber kanallarını izlemek tüylerimizi ürpertiyor: Sınırın diğer tarafında işleyen dinamiklerse, antiterörizmin güvenlikçi mitinin önüne geçilmezse bizi nelerin beklediğini öngörmemizi kolaylaştırıyor. Birliğimiz, Avrupa’da ve özellikle de Fransa’da ortaya çıkan, 20. yüzyılın en karanlık dönemlerinden miras kalan ya da esinlenen siyasi baskının iki aracı ‘olağanüstü hâl’ ve antiterör yasasına açıkça işaret etmekte ve bunlara karşı savaşmaktadır. Bugün, bahsedilen güvenlik özdeğinden yola çıkarak faşizmi tamamıyla hayata geçirmiş bir devlete karşı, cephenin en önündeyiz.

Sonuçlar hepimiz için aşikâr. Türk siyasetinin metaforik doğasını anlamadan mevcut durumu doğru bir şekilde analiz edemeyiz. Türkiye’de yüzlerce siyasi parti var, bazıları komik derecede küçük (altı üstü birkaç düzine insanın bir araya gelerek kurduğu partiler bunlar) ve bölünerek pıtrak gibi çoğalmaya devam ediyorlar (özellikle de radikal solda, ne kadar da garip!), yahut/hemen sonrasında ortak bloklarda yeniden birleşiyorlar. Bu ittifaklar içerisinde, azınlık partileri genellikle bir veya iki çoğunluk partisinin etrafında dönüyor. Boyutu ne olursa olsun hemen hemen hepsi de dağılmış ya da yasaklanmış eski partilerden geliyor ve kendilerinden öncekilerin politik çizgisinde ya da çok yakınında devam ediyorlar. Yani Türk siyasi dünyası karmaşık olduğu kadar heyecan vericidir de. Şimdilik, Türkiye’deki iktidar partisi AKP’ye ve onun doğrudan müttefiklerine odaklanacağız. AKP, destekçileri tarafından «AK Parti» olarak adlandırılır: «Ak» Türkçe’de «açık» ve «beyaz» (dolaylı olarak da «temiz») anlamına gelir. Oysa AKP, ne geçmişinde ne de bugünkü işleyişinde açık olmaktan çok uzak.

AKP, FP’den (Fazilet Partisi) doğmuştur, FP, RP’den (Refah Partisi), RP ise MSP’den (Milli Selâmet Partisi). Yani AKP, alalen islamcı-muhafazakar, popülist, milliyetçi ve aynı zamanda da liberal olan bu ideolojik ardışıklığa eklemlenmiştir. Zaman geçtikçe, AKP’yi ortaya çıkaran akım, partilerinin Anayasa Mahkemesi tarafından aşırı islamcı, dolayısıyla da Kemalist laikliğe karşı oldukları gerekçesiyle yasaklandığına şahit olmuştur. Ancak bu akım kendisini liberalleştirmeyi bilecek kadar akıllıydı ve bu sayede hem liberal sağ çevresini hem de neo-Osmanlıcı radikal sağ kanadı kendi etrafına çekmeyi başardı. Bu strateji ve o süreçteki dış baskılar, AKP’nin de 2001’deki kuruluşundan hemen sonra yasaklanmasını engelledi. Böylece AKP, değişen konum ve görevlerine rağmen Türk devletinin güçlü adamları olarak kalmaya devam eden kurucular Recep Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım’ın himayesinde devlet yapılarının kontrolünü hızlı bir şekilde ele geçirdi. Güçlü bir sosyal protesto hareketine (2013), açığa çıkan yolsuzluk davalarına (çoğunlukla 2013/2014), başarısız bir sözde-darbeye (2016) ve yerel seçimlerdeki “aksilik”lere (2019) rağmen AKP kontrol altında tuttuğu devletle bir bütün haline gelene kadar iktidarda kalmayı başardı. Bugün ikisini birbirinden ayırt etmek zorlaşmıştır.

AKP’nin arka arkaya aldığı zaferler ve Türk medyasını neredeyse topyekün kontrol etmesi, muhalefet riski olmadan neo-Osmanlıcı aşırı sağ kanada doğru açık bir viraj almasını sağladı. Bu girişim, AKP ve MHP’nın merkezini oluşturdukları aşırı sağ partilerin koalisyonu olan Cumhur İttifakı’nın kurulmasıyla somutlaştı. Aşırı sağ kanadın köktenci ana siyasi partisiyle kurulan bu iki başlı yapı, nihayetinde AKP’yi oluşturan kurucu akımların1960’lardan beri yürüttüğü politik stratejinin mantıksal devamıdır. MHP’nin ultra-miilliyetçi, İslamcı, neo-Osmanlıcı yani tek kelimeyle faşist olduğunu ve Bozkurtlarla (binlerce aydın, solcu ya da devrimci eylemci, Ermeni, Kürt ve Yunan’ın katledilmesinden doğrudan sorumlu olan neo-faşist paramiliter örgüt) olan ilişkilerini gizlemeye çalışmadığını hatırlatalım. Kendine «Kemalist ve laik» diyen Türk devleti, 1960’lı yıllardan beri komünizme karşı açtığı savaş doğrultusunda büyümelerine izin vermeseydi, MHP ve Bozkurtlar böyle bir gelişme gösteremezdi. Bozkurtlar, bugün itibariyle tüm devlet yapılarında ve özellikle de orduda, istihbarat ve polisin içindedir ve önce Özgür Suriye Ordusu8 sonra da Suriye Milli Ordusu bünyesinde Rojava’ya karşı yürütülen savaşa aktif olarak katılmaktadır.

Yani AKP’ye karşı savaşmak, zorunlu olarak ona dahil ya da onun yandaşı olan tüm diğer gruplara karşı da savaşmaktır. 21. yüzyıl faşizmini kavramak, Türkiye örneğini anlamadan mümkün olmayacaktır. Ve tüm bileşenlerine saldırmadan Türk faşizmine karşı savaş yürütülemez.

Her ne kadar belirsiz de olsa, «derin devlet» kavramı ilk olarak Türkiye gerçeğini göstermek için akademisyenler tarafından yaratıldı. Gerçekte, bu ifade birçok faşistin hayalini kurduğu kusurlu bir yapısal analizin sonucudur. Biz, «devletin derinliği»nden bahsetmeyi tercih ediyoruz ve Türk Devleti’ninki resmen dipsiz bir kuyu. Bu derinlik düzeyi sadece bir dizi idari yapıdan değil, her şeyden önce (az çok tutarlı) siyasi gruplar ve klanlar, mezhepler ve mafyalar arasındaki dostça ya da düşmanca etkileşimlerden oluşur. Devletin içinde ve arasında var olmak için bunlardan birine biat etmek elzemdir.

Hükümete karşı son büyük saldırı olan Gezi (15/16 temmuz 2016’nın gösterişli kepazeliğini9 hariç tutarsak) hem devlete hem de devletin arkasında duranlara, yani muhafazakar ve faşist bileşimlerin tümüne karşı savaşıyordu. Gezi, ve devamında Taksim, Türk devletini ve AKP’yi yeniden zor duruma düşürmek ve hatta belki ikisini de yenebilmek için sırtımızı yaslamamız gereken en yakın dönemli siyasi mirastır.

Bir avuç çevrecinin İstanbul’un şehir merkezindeki birkaç ağacın kesilmesine karşı durmalarıyla başlayarak tüm Türk topraklarına yayılan ve genel bir protestoya dönüşen ve hatta Bakûr’a10 uzanan bu hareket, son günlerde Sarı Yelekliler hareketiyle Fransa’da da gördüğümüz ve yeniden sahip çıkmamız gereken isyancı dehayı taşıyordu. Bugün Rojava’da savaşan Türk kökenli yoldaşlarımızın çoğunun ilk olarak Gezi’de örgütlenmiş olmaları bir tesadüf değildir. Kendi deyişleriyle «Gezi’de bir PKK eksikti». Sonrasında PKK, isyana karşı sessiz kalmasına, aktif katılmamasına dair özeleştiri yaptı.

Bugün, Türk ve Kürt devrimci hareketler, bu stratejik hatanın ceremesini çekmekteler, zira isyan başarıya ulaşan bir ayaklanmaya dönüşemedi. Peki Gezi’nin koşulları nasıl yeniden yaratılabilir? Yeni bir hareket nasıl başlatılabilir? Oluşacak hareket başka bir şeye nasıl dönüştürülebilir?

Mevcut olmayanı oluşturmak ve olanları da taktiksel işbirliğine ve teknik geliştirmeye itmeliyiz. Sadece kolektif bölünmelerin üstesinden gelmek için değil, her şeyden önce kişisel bağlılığın anlamını yeniden öğrenmek için: Öğrenilenlerin sindirilmesini sağla, onları becerilere dönüştür, ortaklaştır ve sonunda uygulamaya koy…

Çabalayın, sonra daha fazla çabalayın.

Deneyin, başarısız olun, tekrar deneyin.

Aktivistliğin yavan ve içi boş memnuniyeti, savaşçı olma arzusuna yerini bırakması için ortadan kaldırılmalıdır. Biz savaş planı olmayan bir orduyuz. Devrim için, devrimi korumak için, kendimiz için bir savaş makinesi olmalıyız. İsyanlarda önemli ölçüde yetersiz kaldık. Biz farkında olmasak da gücümüz düşmanın gözünde barizdir: Komün’ü yaratmak, korkuya rağmen eylemeyi kabul etmiş olmaktır, ve biraz da kendimize inanmak. Anahtarsa diğer isyancılarla tanışmak ve Rojava bu buluşmanın yeridir. Bunu Türk devleti de biliyor, zira burada inşa ettiğimiz şeyi yok etmek onun kendi sonunu geciktirmesi anlamına gelmektedir.

AKP, Türk ulusal anlatısını oluşturmakta kullandığı söylemsel unsurların Kemalizm’inkilerden farklı olduğunu iddia ediyor, ancak Erdoğan soykırımcı11 ve militarist mantıktan uzaklaşmış değildir. AKP gerçekten de Atatürk Cumhuriyeti’nin laikliğinden ayrı tutulabilecek islamcı bir politika izliyor. Neo-Osmanlıcılık kavramı son on yılın hakim ideolojisini tanımlamak için sıklıkla dile getiriliyor. Müslüman kimliği, bir yandan AKP liderine Türk toplumunu birarada tutmak için dayanak oluştururken, diğer yandan kendisini islami topluluğun koruyucusu ve lideri olarak sahnelediği dış politikası için kullandığı bir matris görevi görüyor. Ancak unutulmamalıdır ki bu genişlemecilik, 1990’ların sonundan beri uyguladığı neoliberal ekonominin çelişkileri arasına sıkışmış, krizdeki bir ülkede gayet gerçek ekonomik çıkarlara hizmet etmektedir.

Yani Suriye’deki savaş AKP’ye Türkiye iç politikasına yeniden hakim olabilmek ve krizdeki ekonomiyi canlandırabilmek için yegane çözüm gibi görünmektedir. Erdoğan’ın kampı, zorlukların pençesinde son poker hamlesini oynuyor: Son yıllarda ısrarla devletin düşmanı ve hatta halkın düşmanı olarak tanıttığı Kürt ve Türk devrimci hareketi yok etmek için saldırıya geçmek.

Burada üstünlüğünü kaybetmek, düşmesine neden olabilir. Yakın Türkiye tarihi, bir dizi darbeyle işaretlenmiş kalıcı bir «olağanüstü hâl»’le anlatılabilir. Başarılı olsun ya da olmasın, bu darbeler, güvenlik aygıtını güçlendirmeye yarıyor ve ordu, polis ve milliyetçi gruplar tarafından yürütülen, geri döndürülmesi çok zor gibi görünen galeyan durumları yaratıyor12. 1971’deki askeri darbeden sonra binlerce kişinin öldürüldüğünü, işkence gördüğünü veya hapsedildiğini hatırlayın. 1980’de de koca bir kuşak devrimci yok edildi. Bazı aileler kayıp yakınlarından hala haber alamıyorlar.

O dönemden bu yana, sadece PKK, kendine özgü kimliği sayesinde güçlü kalıp direnişi temsil edebilmiş ve mücadeleyi büyütmeyi başarmıştır. Askeri güçlerinin artışını polis aygıtının sürekli gelişimi için kullanmak modern devletin DNA’sına işlemişse de, Türk devleti bu eğilimi aşırı uçlara götürüyor. Devlet, asker ve polis faaliyetleri arasında net bir ayrım yapmayalı uzun zaman oluyor, ama her şeyin ötesinde, yürüttüğü iç ve dış operasyonlar arasında da temel bir fark yok gibi görünüyor. Türkiye muhtemelen en uzun iç savaşa sahip olan ülke ve NATO’nun kendi toprakları içinde hava saldırıları düzenleyen tek gücü.

«Barış Pınarı» operasyonunun piyade güçlerini oluşturan unsurlar üzerinde durmak faydalı olacaktır. Türk ordusu, askeri uçaklar ve drone saldırılarını kullanıyor ve özel kuvvetlerinin yanı sıra zırhlı araçlara ve kara toplarına da başvuruyor. Ancak piyadelerinin ana organı, hizmetlerinden yararlandığı ÖSO’dan kopmuş ya da Idlib eyaletinden çıkmış, şimdi «Suriye Milli Ordusu» adı etrafında birleşmiş gruplardan oluşuyor. Bu çeteleri yönlendiren ideolojiler ise farklılık gösteriyor. Çoğu Esad rejimine karşı olduğunu iddia ederek Suriye milliyetçiliğini savunuyor. Her biri İslamcı. Bazıları kendilerini neo-Osmanlıcı olarak tanıtıyor ve Türk milliyetçiliğini destekliyor. İddialarına göre bu gruplar, IŞİD, SDG ya da rejim tarafından mahrum bırakıldıkları imkanlar nedeniyle bugün paralı askerlik mantığına ‘zorlanmışlar’. Bu, bahsi geçenlerin alanda uyguladıkları aşağılık pratiklerin üzerini örtmenin çok ilginç bir yoludur. Sivillerin infazı, kadınlara tecavüz edilmesi ya da köleleştirilmeleri, NATO üyesi bir gücün teklif ettiği ücret karşısında yağmalama yapılması, ‘zoraki’ yapılacak şeyler değiller. Bunlar, tahakküm fikrine dayanan bir dünya görüşünün sonucu olarak yapılan tercihlerdir. Yıllardır tekrarladıkları zulümler ve savaş suçları, ve mali destek almak için yanaştıkları AKP’den bekledikleri patronaj, bu savaşçıların herhangi bir devrimci irade ile değil, sonsuza kadar devam edecekmiş gibi görünen bir savaş durumunun kuvvetlendirdiği nihilizmle hareket ettiklerinin göstergesidir. Bu grupların çoğunun savundukları milliyetçilikler nedeniyle13 cihatçı olarak nitelendirilememelerine rağmen, ortaklaştıkları ethos sayesinde, IŞİD ve Al-Nusra Cephesi’nden çok sayıda savaşçıyı barındırdıklarını hatırlayalım. Ayrıca, Kürt karşıtı ırkçılığın SMO’yu bir arada tutan şey olduğu açıktır.

Bugün karşımızda duran düşmanlar işte bunlardır. Marx çelişkilerden, ihtiyati güçlerden bahseder, biz tutarsızlıklardan. Bu tutarsızlıklar, hangi türden olursa olsun, her zaman karşı sistemde faydalanılması gereken bir boşluk oluşturur. Bu boşluk bizim savaş alanımızdır. Arazi seçimini rakibe bırakmamaya mümkün olduğunca özen göstermeliyiz. Güç dengesi zaten asimetrik olduğundan, bu dengesizliği ancak alanın doğasını gözeterek ve çarpışma biçimini değiştirerek azaltabiliriz, bu değişimlerin sonucunun her zaman bizim lehimize işleyeceği garanti olmasa da… Her halükarda, son emri arazi verecektir.

PKK’nın içgörüsü her zaman tüm alanları, tüm araçları değerlendirmek, kullanmak olmuştur: Yasal ve yasadışı, siyasi ve askeri, yapısal ve ilişkisel. Devrimci Kürt hareketi, seferberlik ve adaptasyon kapasitesindeki parlaklığı ile tanınmalıdır. Gerçek şu ki, Clausewitz’in izinden ilerleyerek Öcalan’ın14 da en az onunki kadar güçlü bir stratejik keskinliğe sahip olduğunu görürüz. İlkinin Prusya ordusunun organizasyonu için uyguladığı yeni askeri doktrin, 19. yüzyıl Fransız ordularını yenmeye yaradı, ikincisinin örgütsel ve taktik ilkeleri, bir yer altı organizasyonu söz konusu olduğunda nadiren görülebilecek bir güç dengesine sahip, adanmış gerillalardan oluşan ve uluslararası alanda ses getirebilen bir parti inşa edebildi. İkisi için de savaş ve siyaset ayrılmaz bir bütün oluşturur.

Kürt devrimci hareketi nitelik ve nicelik olarak önemli bir askeri güce sahip. Askeri bir güç, ancak oluşum sürecinde ve eylemliliği boyunca tutarlı bir kadroyla desteklenebilir ve güçlü bir merkeze sırtını dayayabilirse oluşabilir. Tekrarlayalım, geniş anlamıyla devrimci bir örgütten değil, askeri bir güçten bahsediyoruz. Askeri güç, örgütün yalnızca silahlı fraksiyonunu kapsar.

Yani bir bütünlüğe sahip çerçevenin, tutarsızlıklardan azade olduğu söylenemez, ama bu içsel tutarsızlıklar genel bütünlüğü tehdit etmez. Güçlü bir çekirdek yapı durmaksızın büyümek zorunda değildir. Sadece sağlam durmak ve çevresine yeteri kadar hayat enerjisi toplamak zorundadır.

Önemli olan düşmanın karşısına onu sendeletecek bir dış-iskelet çıkarmak ve yoldaşlara da sırtlarını dayayabilecekleri bir iç-iskelet sunabilmektir. Kadro ve merkez arasında savaşçı yaşam formları gelişebilir ve çoğalabilirler, birleşmeye de ayrılmaya da karar verseler, istikrarlı bir bütün içerisinde kalırlar, bütüne zarar gelmediği sürece. Askeri bir güç, her şeyden önce bir savunma ve saldırı ağıdır. Düşman, saldırıya geçtiğinde acele eder, düşman saldırısına karşı direnişe geçer.

Kürt devrimci hareketinin askeri kuvveti, karşı karşıya kaldığı tüm zorluklar rağmen ilkelerine bağlılığını ve direnme gücünü ispat etmiştir. Birçok yönden eleştirsek de (yapısal, ideolojik, işlevsel ya da toplumsal planlarda), değerini teslim etmemiz gerekir. Özellikle Kobane’deki (‘kahramanca’ olarak bilinen, ki bu kahramanlığın bizi ilgilendirmediğini samimiyetle söyleyebiliriz) direnişi sayesinde batılı devrimci çevrenin büyük bir kısmı Kürt halkının mücadelesini keşfetmek ya da en basitinden mücadelenin varlığını hatırlamak zorunda kalmıştır.

Kobane, gerillanın dehasının, ideolojik dayanaklarının gücünün ve PKK’nın politik becerisinin ifadesidir. 2014 Eylülü’nün başlarında IŞİD çeteleri Kuzey Suriye – Türkiye sınırlarından şehri kuşatmıştı. Rojava tarafında başta Kürtler (aynı zamanda Araplar ve Türkler) olmak üzere birkaç bin savaşçı kendilerinden sayıca üç kat üstün olan düşmanla savaşıyordu. Öte yandan Türk devleti köşeye sıkışmış olan Kürtlere hiçbir yardım ulaşmaması için uğraşıyordu. Daha da kötüsü islamcı saldırganlara lojistik ve istihbarat desteği veriyordu. Ayrıca islamcılar, Kürtlerin aksine, ağır silahlara ve tanklara sahipti. Durumun asimetrisine rağmen, Kürt güçleri, 5 ay boyunca direndi ve hatta muzaffer bir karşı-saldırı başlattılar. Kobane savaşı birkaç satırla anlatılamaz, bu yüzden böyle bir zaferi getiren unsurlara işaret etmekle yetineceğiz.

Öncelikle, hem yerel siyasi yapılardan hem de Türkiye Kürdistanı ve Irak Kürdistanı’ndan gelen savaşçılardan oluşan kuşatma altındakilerin özverilerinden bahsedilmeli. Ayrıca, uluslarası koalisyonun katılımından da önce IŞİD’e ve diğer radikal islamcı gruplara karşı YPG ve YPJ ile omuz omuza savaşmayı seçmiş Özgür Suriye Ordusu’nun15 Arap güçlerinin de Kürtlerin yanında durduğu belirtilmeli. Sonra, eldeki araçlara ve ihtiyaçlara göre oluşturulmuş savaş teknikleri geliştiren savaşçıların taktik ustalıkları.

Son olarak da, Türk devletinin şiddetli muhalefetine rağmen, koalisyonun ve diğer başka aktörlerin (Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi gibi) yardımını elde etmeyi bilen Kürt devrimci hareketinin diplomatik oyundaki başarısı.

Gezi, Türk yoldaşlar için neyse; Kobane, Kürt devrimciler için odur: Komünün göz kamaştıran zaferinin bir örneği ve yeniden canlandırılması gereken bir hedefe dönüşen politik bir miras.

Her şeyden çok ihtiyacımız olan şey, eksikliklerimizi tespit etmektir. Düşmana açık kapı bırakmamaktır. Darbelerimiz yeteri kadar bitirici değilse, akışkan olalım, ele avuca sığmayalım.

Başarısızlıklar ve aşağılanmalar deneyimledik. Afrin ve Serekaniye bunlardandır. Kabul edilemeyecek siyasi ve askeri hatalar yapıldı; bunların farkında olmalı, tanımalıyız. Hatalı olduğumuzu kabul ediyoruz ama bu yeterli değil; hareket, hareketler, dağılmamak için çabucak ayağa kalkmayı öğrenmelidir.

Bu anlamda savaşımız, aynı zamanda kendimize ve yalanlara da karşıdır. Zayıflıklarını ve eksikliklerini kabul etmek samimi bir devrimci iradenin temel ilkelerindendir. Bu artık hata yapmayacağımız anlamına gelmez.

Ne kadar umutsuz da görünse, dönem, Kürt ve Türk devrimciler için benzeri görülmemiş bir atış penceresini açık bırakıyor. Gezi’yi ve Kobane’yi bilen, bir kısmı zamanımızın gerçeklerinden önemli ölçüde kopmuş aşırı ortodoks Marksist ideolojiyle arasına mesafe koymuş bu nesil, ülkesinde büyüyen isyanın dinamiklerini katî surette hızlandırabilir. Ayrıca Rojava’da olası bir askeri yenilgiden sağ çıkamayabilir.

Diyeceğimiz odur ki, elimizde ne var ne yoksa onların yanında olmalıyız. Çünkü AKP’nin hakimiyet arzusu kendi sınırlarında duracak gibi değil. Sadece Kuzey ve Doğu Suriye halklarıyla sağlanacak güçlü bir uluslararası dayanışma, burada ama aynı zamanda dünyanın geri kalan her yerinde, bu ölümcül dinamiğe son verebilir.

BÖLGESEL JEOPOLİTİK SIKIŞMADA DEMOKRATİK SURİYE GÜÇLERİ

Dünya ve bölgesel güçler, Türk faşist devletinin sonbahardaki işgaline göz yumdu. Söylemeye gerek yok, Esad rejimi de, “toprak bütünlüğü” üzerinden düzdüğü eleştirilere ve şikayetlere rağmen, yakın dönem diplomasisinin kazananlarından biridir. Bu anlamda Kürtlerin sürekli olarak emperyalist devletlerle müzakere etmek zorunda kalmalarından ve her defasında ihanete uğramalarından dolayı üzgünüz. Batılı ve bölgesel güçler tarafından desteğe çağırılabilecek piyonlar olarak görülüp, kendi kurtuluş arzuları olamazmış gibi davranılan Kürtler, trajik kaderli özgür halk imajına mahkum ediliyor.

SDG’nin pek de seçeneği olmadan kabul ettiği anlaşmaya takriben, rejimin Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönüşü gelecek için iyi olmayacak. Bu askeri bir düzenlemedir. Yani Esad kanadının yaptığı açıklamaların tersine, düzenleme siyasi bir teminat sunmamaktadır. Leila Al Shami’nin hatırlattığı gibi, rejime iade edilen bölgelerin hiçbirinde verilen sözler tutulmadı, korkunç bir baskı ortamı da cabası.16

Charybdis’teki bir soykırımı önlemeye çalışmak için Scylla’ya katılmak arzu edilebilir bir politik olasılık değildir. SDG bu kararın hayati olduğu kanaatine vardı ve biz bu seçime saygı duyuyoruz, çünkü yüzbinlerce insanın hayatı söz konusu. Bu kararın, Esad’ın temsil ettiği iddia edilen (sözde) ‘anti-emperyalizm’i destekleyecek saçma bir kampçılık adına haklı çıkarılamayacağı açıktır. Biz, Fransız solunun bazı dangalaklarının aksine, Suriye rejiminin hangi suçları işlediğini biliyoruz ve herhangi bir SDG savaşçısı bunun farkında.

Baas rejiminin 1980’lerde PKK’nın askeri oluşumunu teşvik ettiği tarihi bir gerçektir. Ancak bu, diğer bazı devrimci örgütlerle beraber PKK’nın da aktif olarak katıldığı Filistin Direnişi bağlamında düşünülmelidir. Baas Partisi gerçekten de Kürt hareketine Suriye ve Lübnan’da eğitim kampları kurmaları için yardım etti. Militanlar, İsrail sömürgeciliğine karşı savaşmaya gitmeden önce bu kamplarda eğitim gördüler. Ancak bu işbirliği fazla sürmedi: 1990’ların sonunda rejim ile Türkiye arasındaki ilişkilerin yumuşaması gerektiği bahane edilerek Abdullah Öcalan, Suriye’den atıldı ve iç taraflardaki PKK üsleri kapatıldı. Bu tarihsel süreci açıklamaya zaman ayırmak önemli, çünkü batılı devrimci hareketlerin sempatisini uyandırmayı hedefleyen çarpık iddialar dolaştırılıyor. Bu iddialarla PKK’yı rejimin tarihsel ve koşulsuz destekçisi gibi tanıtılıyor ve Türkiye’nin desteklediği islamcı paralı askerlerin güzellemesi yapılıyor. Kullanılan argümansa bu paralı askerlerin ÖSO’nun öncül bileşenleri olmaları. Bundan daha aptalca bir şey olamaz. Özellikle 2000’li yılların başında17 Suriyeli Kürtlerin maruz bırakıldıkları baskıyı hatırlamak, bu tür bayağı akıl yürütmelere girmememiz için yeterli olmalıdır.

Kürt sorunu, Ortadoğu panaromasında açtığı tüm kapılara rağmen Suriye devriminin en unutulmuş sorunlarından biri olmaya devam ediyor. Birçok yazı, Suriyeli devrimcilerin yenilgisinin analizini yapmaya çalışırken, rejime karşı giriştikleri savaşı kolaylaştıran uluslararası lojistik ve finansal bağlantılara sahip cihatçı ya da radikal islamcı grupların arasında var olamamaları argümanını öne sürüyor. Bize göre, bir diğer zayıf noktaları da Suriyeli kimliğine gereğinden fazla odaklanarak azınlıkları dikkate almayan bir devrim sürecine girişmiş olmalarıdır. Bu nedenle PYD18, bazı gözlemcilerin canını sıkmak pahasına (Suriye milliyetçiliği gözlerini kör ettiği için) Kürt sorununu de facto dışlayan bir hareketle ilgilenmedi.

Kürtler, kurtuluşları söz konusuyken hep ulusötesi bir strateji izlediler, çünkü baskıyı yenmek için giriştikleri hiçbir isyan hareketi savaş öncesi Suriye muhalefeti tarafından desteklenmedi. Daha genel anlamda, bölgesel güçler karşısında özerkliğini sadece askeri planda savaşarak kazanamayacağını bilen PKK, güçlerini (silahlar, savaşçılar, finansman, know-how) sınırlar ötesine yayan bir savaş örgütüi icat etti. Bu oluşumun hedefleri, içinde faaliyet gösterdiği ülkenin iç dinamikleri bağlamında düşünülemez.

Savaş, devrimi takip ediyorken, Kürtler, rejimin çekilirken bıraktığı silahları ve mühimmat depolarını, cihatçı veya İslamcı milislere bırakılan bölgeleri özgürleştirebilmek ve batıda yeniden konuşlanabilmek için kullandı. Bazıları bu konu hakkında ne düşünürse düşünsün şiddetlenen savaş, Kürt hareketini El-Nusra veya Ahrar El-Şam gibi siyasi programı devrimci etikle uzaktan yakından ilişkili olmayan gruplarla karşı karşıya getirdi. YPG/YPJ’nin 2019 ilkbaharına kadar mücadele ettiği IŞİD’den bahsetmeye gerek bile yok.

Bu çatışmaların ortasında Kürtler, 2013 sonbaharında özerkliklerini ilan ettiler. Rejimin karşı çıktığı bu ilan, eski Özgür Suriye Ordusu’nun bir bölümü tarafından da ‘ihanet’ olarak görüldü. Rejim, on yıldan kısa bir süre önce, Kürt göstericilere gerçek mermilerle saldırdığında ve bazıları Suriye gizli servisleri tarafından tutuklandığında yahut işkence gördüğünde, bu insanların nerede olduğu sorusunu sormak hakkımızdır. Suriye iç savaşı sırasında, Kürtler tarafından yaratılan özerk alanı rejimin ‘mirası’ olarak tanıtan yalan söylemlerin, cihatçı ya da İslamcı gruplara karşı şehit düşen yoldaşlarımızın anısına hakaret ettiklerini söylemekle yetinelim. Ayrıca, bazı şehirlerin kontrolü için YPG/YPJ ile Esad yanlıları arasında, birçok yoldaşın can verdiği çarpışmalar yaşandı. Dahası, rejim güçlerine yönelik strateji, çoğunlukla hapsedilen Kürt militanlarla değiş tokuş etmek için kullanılacak rehineler ele geçirmekten ibaretti. Rejim, devrimci militanları nezaket gösterisi olarak değil, kendi destekçilerinin salıverilmeleri koşuluyla serbest bıraktı.

Kobane’de olduğu gibi, çatışma devam ederken ÖSO’cu bazı gruplar SDG’ye katıldı. Birçoğu19 Rakka savaşı sırasında SDG’nin yanında savaştı ve Ekim 2017’de de birleşme kararı aldılar. Aynısı, an itibariyle SMO’nun Türk yandaşı milislerine karşı savaşan «Devrimciler Ordusu» ( Jaysh-Al-Thuwar), «Kuzey Demokratik Taburuı» (Liwa al-Shamal al-democrati) ve «İdlib Devrimci Taburu» için de geçerli. Keza, ÖSO’nun gerici olmayan unsurları da SDG’ye katıldılar, diğerleriyse tasfiye oldular. Bazıları rejimin darbeleriyle İdlib’deki karşı-devrimci ya da cihatçı gruplar arasında zorlukla hayatta kalıyor. Suriye’deki Arap Baharı ve ondan doğan özgün yaratımlar konusunda, her türlü inkârcı (négationniste) tavrı reddediyoruz. Ayrıca, 2011’den beri devam eden iki devrimci süreç arasında verimli olabilecek bir diyaloğun kurulamamasından Kürt hareketini sorumlu tutan yaklaşımı da kabul etmiyoruz.

Böylece bölgesel satranç tahtasında baskın güç olarak görünen Rusya, iki ayrı masada oynayarak hem Esad’ın İdlib’i kanlı bir şekilde işgal etmesini destekliyor, hem de Kuzey-Doğu’daki Türk kuvvetlerine çok geniş bir müdahale imkanı bırakıyor. Bugün hiçbir güç, uluslararası planda Türkiye’ye karşı çıkmaya cesaret edemiyor: Türkiye, durdurulması ağır kayıplara yol açacak önemli jeostratejik meselelerde, son sözü söyleme hakkına sahip. Burada hiçbir ateşkes fiilen uygulanmıyor ve çatışmalar hız kesmeden haftalarca devam ediyor. Rejimin ordusu, Moskova’nın desteğinden mahrum olduğunda o kadar zayıf ve gevşek ki, Ekim Anlaşması’nın az sayıdaki getirisi askeri plandan öteye geçemiyor ve bu durum, Rojava halklarını devrimin kazanımlarından yoksun bırakacak gibi görünüyor. Buna ek olarak, anlaşma Suriye Baas Partisi’ne siyasi muhaliflerini bastırmak için yeni bir fırsat sağlıyor. Fakat SDG için Esad ile müzakereye oturmak dünyanın en büyük güçlerinden biri olan Rusya’nın, Türkiye’nin niyetlerini ılımlı hale getirmesinin tek yoluydu. “Ilımlı” terimi ile Kremlin’in Ankara’yı «Güvenli Bölge»nin tamamını işgal etmekten alıkoyması umudunu kastetmekteyiz. «Güvenli Bölge» fazlasıyla muğlak bir kavram, aslında söz konusu olan Türk devletinin sınırlarını genişletmeye karar vermesi.

Savaş koşullarına bağlı bu stratejik yaklaşım, siyasi düzeyde elbette tatsız pişmanlıklar bırakır, çünkü SDG’nin aynı anda hem Türk faşizmine karşı yürütülen direnişi somutlaştırmasının, hem de Baas diktatörlüğüne karşı bütüncül bir alternatif oluşturmasının imkansızlığını ortaya koyar.

Ancak, devrimci ütopyası , cihatçı terör karşısında 11.000 savaşçısını kaybetmiş ve herkes tarafından terk edilmiş devlet-dışı bir ordunun intiharını talep edebilir miyiz? Serekaniye ve Til Temir arasında gerçekleştirilen kitlesel suçları ve etnik kıyımı kabul edebilir miyiz? IŞİD karşısında alınan zaferden doğan devrimci kazanımlardan bir bir vazgeçebilir miyiz?

Bizim açımızdan bakıldığında, yapılması gereken gayet açık. Pasif kalmayı reddediyoruz ve onlara yöneltilen tehdidin doğası ne olursa olsun, asker ve sivil arkadaşlarımızın yanında mücadele edeceğiz, daha kötüsünden içtinap etmek için. Sadece Türk ordusu ve onun vekili çeteler tarafından sivil halka edilen zulümleri görmek bile bize antifaşist mücadelenin zorunluluğunu hatırlatıyor.

Roma İmparatorluğu’ndaki esir isyanları, 1525’in büyük köylü ayaklanması, 1871 ya da Notre-Dame des Landes’daki ZAD gibi geçmişteki ya da yakın dönemdeki örneklerde de gördüğümüz ve her yeni yok edilme ya da normalleşme tehdidine maruz kalındığında, ortaya çıkan bir gerilimi şu an Komün de yaşıyor. Komün deneyimi emperyal dokuda bir kist haline gelecek kadar büyüdüğünde şu gibi sorular partizanların aklını kurcalamaya başlıyor : Kazanılmış özerklik, imparatorluğu gücümüzü kırmaya iterken kendimizi askeri olarak nasıl savunabiliriz? Bunca emek harcayarak inşa ettiğimiz şeyi korumak için kiminle ve nasıl müzakere etmeliyiz? Bu kompozisyon (bu gerici dünya), zorbalığın elinden söküp aldığımız topraklarda doğan politik ilişkilerin özgünlüğünü yok eder mi? Ölmek ya da sahneden silinmek yeğ midir?

Bu sorulara asla önceden yazılmış cevaplar bulunamayacaktır. Bizim bağlamımız özelinde, yani Rojava’da, Türk işgaline karşı koyabilecek kadar güçlü bir direniş oluşturmak zorunludur. Bu direniş, hem savaşı AKP için pahalıya mal etmeyi, hem de rejimin bu özgür toprakların tamamını kontrol altına almak için yapacağı hamleleri engelleyebilecek bir saldırı gücü oluşturmayı amaçlamalıdır. Ancak tarihin sunduğu örnekler, yalnızca askeri planda kazanılmış zaferlerin ne mümkün ne de arzu edilebilir olduğunu göstermiştir. Komün, ne kadar devrimci de olsalar, onu savunan savaşçılar tarafından sınırlanan bir toprak parçası değildir. Duygulardan, siyasi örgütlenme araçlarından, komünarlar arasında örülen dayanışma bağlarından ve dışarıya doğru açılan karşılıklı destek ilişkilerinden oluşur.

SAVAŞTAKİ ROJAVA’DA DEVRİMCİ İZDÜŞÜM

Bu oldukça kasvetli resmin sonunda bile bugün hala birçok seçeneğimizin olduğunu söyleyebiliriz. 21. yüzyıl, güçlerin dünya üzerindeki dağılımını ve yansıttıkları tahrip çizgisini net bir şekilde okuma olasılığının sonunu getirmiş gibi görünüyor. “Kodamanlar”ın jeopolitik rekabetleri, onların hükmünden arınmış alanlar yaratabileceğimiz çelişkilere yol açıyor.

Bu nedenle, devletlerin, özerkleşmiş küresel bir savaş makinesinin parçalarından daha fazlası olmadığı bir dünyanın aralıklarını işgal ediyoruz.

Burada ve orada, harabeler ve öfke arasında, kapitalizmin soğukluğundan ve korkunç homojenliğinden koparak var olmayı başaran, şüphesiz kusurlu ve saf olmayan devrimci deneyimler doğuyor. Başka bir şekilde yaşamak isteyen bizlerin bu deneyimlerin parçası olma arzusu, enternasyonalizm için yıldırıcı bir meydan okuma sunuyor. Bu açıdan şüphesiz ki Rojava, son yılların en çarpıcı başarısıdır. Yatay dayanışmalarla oluşturulmuş bir mücadele topluluğu, nihayet, sesini duyurabiliyor.

Siyasi öznelliklerimizin üretilme biçimindeki belirgin farklılıklara rağmen, tam da komünle olan ilişkimizden dolayı, Ortadoğu komünistleri ile ortak bir dil konuşmanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Bugünkü örgütlenmemiz Rojava’ya yöneldiyse bu, bir yandan eşsizce tekil kalmayı başarırken bir yandan da devrimci hafıza ile yaklaştırabildiğimiz, ZAD’larda, kortejlerde ve Fransa’nın kavşaklarında dolaysızca deneyimlediğimiz atmosferi hayata döndürdüğünü sezdiğimiz içindir.

Kürtçede heval kelimesi, daha geniş bir anlamda kullanılan reheval kavramından gelir ve “yol arkadaşı” demektir. Heval, hem yoldaşı hem de arkadaşı işaret eder: Bu çifte anlam üzerinden daha ilk tanışmada şekillenen bir tür politik dostluk oluşur. Avrupalı militan çevreleri bilen herkes, “yoldaşlar” arasında birbirine yardım etmenin her zaman doğal olmadığını bilir. Dahası, samimiyet genellikle eksiktir. Buradaysa kişisel kusurlar diğerini küçümsemek için sömürülmez : Herbirimizin gelişimi için araç olarak kullandığımız karşılıklı yardım ve eleştiri sayesinde kolektif bir biçimde bu boşluklara doldurmaya çabalarız. Dolayısıyla ne radikal olmak için ne de ‘özgüven’ için bir rekabet söz konusudur. Hiçbir kadın ya da erkek yoldaş mağduriyet edebiyatına girişmez. Onun için bu kavram bir hakarettir. Yanındakine sahip çıkmak, mağduriyetin hoşgörüsüne düşmek değil, onun gücünü ve böylece bizim gücümüzü arttırmanın yollarını bulmak ve eyleme dönüşmesini sağlamaktır.

İstihbarat servislerini ve Mediapart’ın polis-sevici bazı gazetecilerini endişelendiren şey, silahların birkaç enternasyonalist militan tarafından ele alınması değil, yaşam formlarını inanılmaz bir yoğunlukla sarmalayan kolektif gücün var ettiği alanla, 17 Kasım 2018’den bu yana, 1968’den beri geleneksel siyasete karşı gerçekleştirilen en büyük saldırıya ev sahipliği yapan Fransa’daki devrimci hareketlerdir. Burjuva devletinin asla idrak edemeyeceği şey şudur: Bu devrimci hareket onun için anlaşılmazdır, zira söz konusu olan tekil bireyler değil, sınırları aşan bir komün hassasiyetinin ortaklığıdır. Sarı Yelek meclislerinde Rojava’dan birçok kez bahsedilmesi tesadüf değildir.

Gündelik pratikte ve dayanışmada her türlü ideolojiyi aşan bir şey vardır. Ateşli Apo’cular20 olmaktan çok uzağız ve Öcalan’ın teorik yazılarına getirdiğimiz birçok ortak eleştiri bulunuyor. Ancak Kürt hareketinin, praksiste iktidar tekniklerinin egemen olduğu alanların soğuk atmosferini kıran bir yerde var olmayı biliyor oluşu, yadsınamaz bir gerçek.

Kolektif Kürt hafızası savaşa girenlerin hikayesini muhafaza ediyor, böylece ölülerin ve yaşayanların birlikte var olmaya devam ettiği bir mücadele topluluğu oluşturuyor. Bununla birlikte, Avrupa militan çevreleri tarafından sık sık kötülenen ‘şehitçilik’ (martyrologie), savaşın gündelik bir gerçeklik taşıdığı bu yerde anlamlıdır. Chiapas’ta hala hayatta olanların, kayıplarının varlığını çağıran ve hatırlatan maskeler takmaları gibi, burada da şehid’lerin21 portreleri evleri ve sokakları süslüyor. Şehit düşen bir savaşçının cenaze törenine bir kere bile katılmış herkes, mutlaka o ortamdan yayılan biricik atmosferden etkilenmiştir. Bu atmosfer, belirgin kültürel ve antropolojik farklılıklara rağmen (Avrupa’da da yakın zaman önce şahit olunduğu üzre) devrimci hareketin kolektif gücünün devrimcilerin cenaze törenlerinde de kendisini gösterdiğini hatırlatır.

Suriye çatışmasının, bu kadar geniş bir bölge için kurtuluş koşulları yaratmış olmasına rağmen sosyal dönüşümleri savaş koşullarından dolayı, YPG/YPJ’ye gündelik zorunluluklar dayattığını gözlemliyoruz. Bütçenin yarısından fazlasının savaşa tahsis edildiğini hatırlayın. Bu sivil halkın faydalanamadığı bir bütçe demektir… Rojava çok yoksul bir bölgedir ve bize göre zorunlulukların da etkisiyle, bir tür askeri bürokrasi, ilgili kaynakların büyük bir bölümünü elinde tutmaktadır. Ancak halkın gelişmesi için zararlı olan bu gerilim iklimini üreten şeyin emperyalist güçlerin baskısı olduğu açıktır. Ayrıca, bölgenin zenginliğinin bir kısmı kolektifleştirildiyse de, Rojava ekonomisinin hala büyük ölçüde piyasaya ve küçük ölçekli mülkiyete bağlı olduğu kesindir.22 Bu nedenle, geçen ay yeni bir cephe açılmış olmasına rağmen, mücadele devam etmeli. Ayrıca, Rojava’daki örgütlenmenin bazı yönleri hakkında çekincelerimiz varsa da bu, onu savunmak için mücadele eden arkadaşlarımızdan uzak durmamız ve onu geliştirmeye çalışmaktan geri durmamız anlamına gelmez. Üzgün, gri ve boyun eğdirilmiş metropollerimizde ekranlarımızın arkasında kalmak çok daha kolay olurdu.

Ulus devletin prangaları ve dışlayıcı mantığı bölge için kaçınılmaz değildir ve bu kesinliğin inandırıcı bir örneği varsa o, Rojava’dır. Bulunduğumuz cephede, birçok askeri örgüt Kürt, Arap, Ermeni, Asur savaşçılarını bir araya getiriyor, çünkü SDG, Demoktatik Konfederalizm’in geliştirdiği etnik ve mezhepsel çoğulculuk modelini somutlaştırıyor.23

Feminist hareketin kadınlara sağladığı gerçek gelişmelere de şahit olduk. Bugün, özyönetim yasaları onlara daha önce var olmayan hakları garanti ediyor. Bu kurtuluş mücadelesi sözde kalmıyor. Kadınlar, il meclislerinde veya idari karar organlarında eşit olarak temsil ediliyor. Ataerkil şiddetten kaçmak zorunda kalan ya da savaştan dolayı yalnızlaşan kadınlar için köyler ve sığınaklar24 inşa edildi. Askeri düzeyde de yüksek komuta görevlerinde bulunuyorlar. Ataerkillik toplumda, hala inkâr edilemez bir şekilde yerleşikse de, Kürt devrimci hareketinin, kadınların özgürleşmesi konusunda yetersizliği olmasına rağmen yine de radikal feminist ilkelerin gerçek bir uygulamasının taşıyıcısıdır. Ve bu, birçok batı burjuva hareketinden çok daha geniş ve somut bir ölçekte böyledir. Burada kadınların güçlenmesinden (women’s empowerment) değil, kadınların kurtuluşu (libération des femmes) hakkında konuşuyoruz.

Rojava’daki Devrim’in parolası olarak demokrasinin, Batı’da ürettiği her türlü felakete karşı savaşmış olan bizler tarafından teşvik ediliyor olması, en yumuşak ifadeyle kafa karıştırıcı olabilir.

Ancak, yaşamımızın her düzeyinde iktidarı tekelleştiren bir devletin zulmüyle bağlarını koparabilmiş ve kimseyi dışarıda bırakmayan bir politik eylem imkânının, Avrupa’da parçalanmış veya kaybedilmiş olanla yeniden bağlantı kurabileceğini düşünüyoruz. Kürt hareketi, liberter belediyecilikten ilham alan, politik-stratejik bir perspektif izliyor: Mahalle, şehir veya kanton konseylerinin eklemlenmesiyle oluşan ve halk tarafından oluşturulan özsavunma güçleri tarafından korunan yapının sahip olduğu özerkliğin güçlendirilmesi. Rojava’nın tüm benzersiz siyasi yapılanmalarının tabandan başlatıldığını iddia etmek yanıltıcı olacaktır, çünkü bazıları PKK kadrolarından çıkmaktadır. Kürtler, merkeziyetçilik ile kendiliğindenlik arasındaki karşıtlığı, bütüncül olarak ve pratikte aşmaya çalışıyorlar. Gerektiğinde silahlı mücadeleye başvuran meclisci ve özerk ana yapıya içkin, ilgi/özen etiğine ve kolektif güce dayanan moleküler ilişkilerden başlayan Rojava, döneme meydan okuyan diğer toplumsal deneyimlerle aynı frekanstadır.

Rojava’nın devrim süreci, 2005’ten başlayarak Bakûr’da uygulanan alternatifleşmeyle aynı çizgidedir. Kürt gerillaları artık Hareket’in tek öncüsü değiller. Hareket seçim sistemi yoluyla çok sayıda belediye kazanacak kadar ileri giderek, yeraltı/yasalcı ikilemini aşan yenilikçi siyasi örgütlenme biçimlerini yavaş yavaş geliştirmektedir. Bu strateji, Kürdistan’ın kasaba ve köylerinin denetimini elinden kaçıran AKP’yi endişelendirmiyor değil. AKP, 2009 yerel seçimlerinde çok sayıda belediyeyi Kürtlere kaptırmasının ardından 2012’ye kadar süren bir tutuklama tufanına (10 000 kişiden fazla) öncülük etti. Sonrasında, 2016’dan beri, yerlerine kayyum (yerel yönetici olarak görev yapan üst düzey valilik memurları) atamak için seçilmiş başkanları görevden alıyor.

Kürtler ayrıca dayanışma, sağlık veya eğitim gibi gündelik yaşamı düzenlemeyi mümkün kılan ara kurumlar inşa ediyorlar. Bu özerkleşme sürecine kentsel bir gerilla oluşumu da eşlik eder25. Duruma, Bakûr topraklarında sözünü geçirmeye yetecek kadar hakim olmayan Türk devleti, düzenli olarak terörizme başvurmaktadır. Cizre’de birkaç aylık sokağa çıkma yasağı uygulanıyorken, 7 Şubat 2016’da Türk ordusu tarafından şehrin bodrumlarında 150 ila 206 kişi canlı olarak yakıldı.

Buna ek olarak, Türkiye-Suriye sınırının iki tarafı arasındaki bağlantıların artışına dikkat çeken MIT26, IŞİD’ın cihatçı ağlarıyla ortaklaşa saldırılar düzenlemektedir. 20 Temmuz 2015 tarihinde Suruç’ta, çoğu Türk ve Kürt solu gençlik örgütleri üyeleri olan 33 eylemci öldürüldü, yüzlerce insan yaralandı. Büyük bir gösteriyle Suriye’deki IŞİD kamplarına hava saldırısı yapılmasını emreden Türk hükümetine rağmen, sonuçta Başûr’da27 Orwell’i aratmayan bir iletişim düzeniyle ayarlanan operasyonda bombalanan PKK oldu ve 2013’te yeniden başlatılan barış süreci de böylece sona erdi.

Bu saldırı, Türk hava ordusunun 2016’da Suriye’deki YPG/YPJ’ye karşı gerçekleştirdiği baskınlardan önce geldi ve 2018’de Afrin’de gerçekleşecek saldırının habercisi oldu.

Türk devleti, Rojava Komününü yok etmek için elinden geleni ardına koymuyor, çünkü Rojava’nın aynasında, hakimiyetinin bittiği bir geleceğin inşa edileceği Bakûr’un görüyor. Türkiye’yi bir açık hava hapishanesine dönüştürmesine rağmen tatmin olmayan AKP, artık sınırlarını genişletmek ve işgali altındaki bölgeleri geniş bir savaş alanına döndürmek için çalışıyor.

“Uluslararası toplum” Erdoğan’ın kafasına göre oynamasına izin veriyorsa bu, komünün dönüşünden, savaş taraftarı faşizmin yayılmasına nazaran, daha çok korkmalarındandır.

Dünya reaksiyonerliğe boğulurken, yıkıntılar arasından yaşam formları arasındaki ilişkiyi başka bir gözle görebilen bir bakış ortaya çıktı, ki bu bakış sonsuz sayıda imkana gebedir. Tüm bu kusurlara ve eleştirilebilecek diplomatik seçimlere rağmen, bu anomaliyi dönemin kıyamet makinesine terk etmek çok büyük bir kayıp olacaktır. Rakip belirgin teknik, lojistik ve askeri üstünlüğüne sahip olsa bile pes etmeme yönündeki kararlılığımız ancak daha güçlü olabilir.

Biz, Rojava’da yaşatılan ve uygulanan ideallerin savunulmasını destekleyen enternasyonalist savaşçılarız. Ölme ihtimalimiz, halkların kurtuluşuna olan bağlılığımızı sorgulatamaz. Hikayemizin unutulmayacağını umuyoruz ve savaşımıza devam etmek için arkadaşlarımıza duyduğumuz güven tamdır. Yalanın ölüm korkusunu sahneleyen hikayesini dayatmasına izin vermeyeceğiz.

Bu metin, bizi zorla tabi etmeye çalıştıkları bir çağın reddiyesidir. Biz terbiye edilmeyi kabul etmeyenlerdeniz: Çaresizce felaketi izlemek bizim için dayanılmaz. Dünyayı düzeltme arzumuz, yerkürenin her yerinde yükselen faşizme karşıdır. Devrimciler her yerde evlerindedir, bu yüzden her zaman kendi insanları arasında ölürler.

Etrafımızda silah arkadaşlarımız, gölge oyunlarının ortasında, yeniyi hayata getirmeye çalışıyoruz. Yazmakta olduğumuz şey, güçlülerin en karanlık kabuslarıyla ahenkli bir tarihtir.

Bize katılın. Mümkün olduğunca harekete geçin.

Yürüttüğümüz mücadele enternasyonaldir. Beş kıtayı dolaşan isyan dalgası, hiçbir eylemimizin boşa gitmeyeceğinin işaretidir.

Mücadele eden herkese selam olsun.

RAF üyeleri – Devrimci Antifasist Cephe

Til Tamir, 22 Kasım 2019.

(Kaynak: https://lundi.am/La-Commune-du-Rojava-et-ses-partisans-face-a-l-empire-Lettre-du-front

Türkçe çeviri kaynak: http://komundergi2.com/rojava-komunu-ve-partizanlari-imparatorluk-karsisinda-cepheden-mektup-komun-ceviri/)

 

1 IFB’ye şuradan ulaşılabilir: intfreedombattalion@protonmail.com;

twitter: https://mobile.twitter.com/IntFreedomBatt;

facebook: https://m.facebook.com/InternationalFreedomBattalion

2 Kürdistan İşçi Partisi. 1978’de kuruldu, Türk ordusunun Kürdistan işgaline karşı 1984’te silahlı mücadeleye geçti.

3 HBDH, Halkların Birleşik Devrim Hareketi, PKK ve Türkiye kökenli 10 devrimci organizasyonun ittifakıdır.

4 YPG, Yekîneyên Parastina Gel, Halk savunma birlikleri. YPJ, Yekîneyên Parastina Jin, Kadın savunma birlikleri.

5 R. Erdoğan’ın liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi.

6 Bu tabi ki basite indirgenmiş bir görüştür, çünkü Türk iç savaşı, devletin birçok kurumunun kontrolünü ele geçirmeye çalışan ve polis ve orduyla enformel ilişkiler kurarak hareket eden milliyetçi politik grupların özerkleşmesiyle işaretlenmiştir.

7 Alain Brossat tarafından Lundimatin’de yayınlanan yakın tarihli bir makale, faşizm kavramını yeniden yorumlamayı öneriyor. Türk faşizmi, burada anlatılan bazı unsurları mükemmel bir şekilde temsil ediyor gibi görünüyor. Türk faşizminin, ve dayandığı mekanizmaların derinlemesine incelenmesi, devrimci çevreler için yararlı olacaktır. Bu özgün faşizmin kökleri, Avrupa faşizminin kendisini göstermesini beklemeden tomurcuklanan siyasi bir geleneğe dayanıyor. Devlet yönetiminin tüm alanlarını harekete geçiren ilk çağdaş soykırımın bu ülkede gerçekleştiğini hatırlayın. Buna ek olarak Türk ırkının üstünlüğü kavramı milliyetçi elitist söylemde sıklıkla karşımıza çıkar. İçinde bulunduğumuz dönemin özgünlüğü, mevcut faşizmi uygulayanın Kemalist geleneği taşıyan parti değil, neo-Osmanlıcı ideolojiyi benimseyen AKP olmasındadır. Neo-Osmanlıcı gelenekselcilik ile Kemalist modern devletin tahakküm yöntemleri arasındaki kaynaşma, son on yılda siyasi terör planında eşik atlamış bu siyasi harekete özgüllüğünü kazandırmıştır.

8 ÖSO olarak da adlandırılan bu oluşum, dağınık, heterojen ve büyük bir bütündür. SDG’deki yoldaşlar iki ÖSO arasında ayrım yaparlar: Birincisi, «iyi olan», 2017’nin sonlarında – 2018’in başlarında neredeyse topyekün SDG’ye katıldı ve öncesinde de zaten askeri olarak yardımlaşıyorlardı. İkincisi, «kötü olan», Türk yanlısıdır ve esas olarak El-Bab, Afrin ve İdlib’de aktif.

9 15 temmuzu16’ya bağlayan gece, ordunun bir bölümü iktidarı devirme girişimde bulundu. Hükümet olanlardan Gülencileri sorumlu tuttu. Sonuç olarak, sarsılmaktan ziyade, Erdoğan ve AKP bu hâdiseden güçlenmiş olarak çıktı. Akabinde devletin tüm kurumlarını ve sivil toplumu içine alan bir kıyım dalgası başladı.

10 Bakûr Kürtçe’de «kuzey» anlamına gelir. Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içindeki Kürdistanı işaret eder.

11 Mustafa Kemal’in, Osmanlı Devleti’nin başına geçen ve Ermeni soykırımını gerçekleştiren Jön Türkler ile aynı harekete dahil olduğunu hatırlatalım. Mustafa Kemal, doğrudan katılmadıysa da, genç Türk Cumhuriyeti’nin Ermeni azınlıklara ilişkin izlediği politikanın soykırımın bir uzantısı olduğu yadsınamaz: Hem (daha az yoğun bir şekilde de olsa) infazların devam etmesi, hem çıkarılan ırkçı kanunlar, hem de Ermenileri yeni kurulan ulustan kesin olarak dışlama eğilimi gösteren saldırılar bunun örnekleridir.

12 Bu anlamda tabi ki 2016’nın (hala belirsizliklerini koruyan) ‘başarısız’ darbesini işaret ediyoruz. Kuşkusuz ki AKP bu ‘testten’ muazzam bir şekilde güçlenerek çıktı ve olayların izlediği yol hala aydınlanmış değildir.1960, 1971 ve 1980’de iktidarı ele geçiren ordunun çıkardığı istisnai yasaları ve sokağa çıkma yasaklarını hatırlatan bir Olağanüstü Hâl ilan edildi.

13 Burada cihatçılık kavramını, dünyanın her yerinde dini planda çatışmalar çıkarmayı tercih eden IŞİD ya da El-Kaide gibi gruplarla sınırlamayı uygun görüyoruz. SMO’nun kendilerini yakın bulduğu islami kanunlarla yönetilen bir devlet kurmak için silaha sarılmaları, bazı gözlemciler tarafından cihatçı olarak adlandırılmalarına sebep olmuştur. Her şey bir tanımlama meselesi. Bize gelince, herhangi bir etikete başvurmaktansa, bu savaşçıların alandaki faaliyetlerine odaklanmayı tercih ediyoruz. Bu faaliyetleri göz önünde bulundurduğumuzda El-Kaide ya da IŞİD’den hiçbir farklarının olmadığı aşikardır.

14 Abdullah Öcalan, 1998’de Türk İstihbarat Servisi tarafından tutuklanana kadar PKK’nın kurucusu ve ideolojik lideri olarak kalmıştır. Bkz. Apoculuk üzerine Dipnot 20.

15 Gerçekten de YPG/YPJ, Burkan Al-Firat adı altında toplanan müşterek bir yapının emri altında, Rakka Devrimci Taburu, Cerablus Taburu, Shams Al-Shamal Taburları, Al-Qassas Ordusu, Osod Al-Sferah Birliği ve Fajr Al-Hurriya Taburu ile ortak hareket eder.

16 Bu noktada Leila Al Shami’nin kendi blog’unda erişime açık olan makalesine bakılabilir: «On the Turkish offfensive in northern-eastern Syria»

17 2000’li yılların başında, Hareket Kürt kimliğinin tanınması için bir dizi protesto düzenler. Bazı önderler tutuklanıp işkenceye uğramıştır. 2004’te Kamışlı’da büyük çaplı bir protesto rejim tarafından bastırıldı, en az 43 ölü vardı. Suriye’nin Kürtlerin çoğunlukta olduğu tüm bölgelerinde ve Kürtlerin çoğunlukla temsil edildiği tüm büyük şehirlerde, protestocular korkunç bir baskıyla karşılaştılar.

18 Demokratik Birlik Partisi «Partiya Yekîtiya Demokrat», ideolojik olarak PKK’ye yakındır ve 2003’te kurulmuştur. YPG/YPJ silahlı fraksiyonunu oluşturur. Suriye devrimine Kürtlerin yaklaşımı konusunda lundimatin’da paylaşılan makaleye bakınız: La Révolution Syrienne et la Révolution au Rojava, circulations révolutionnaires entre le Moyen-Orient et la France.

19 Özellikle Liwa al-Tahrir (Özgürlük Taburu) için

20 «Apoculuk», «Apo» olarak tanınan, PKK’nin kurucu kadrolarından olan Abdullah Öcalan tarafından hapishane sürecinde oluşturulan teorilerden esinlenen akımları nitelendirir. Öcalan, Demokratik Konfederalizm kavramını geliştirir. Her etnik grubun ve inancın temsil edildiği belediye meclisleri federasyonu. Bu meclislerde kadınlar erkeklerle eşit temsile sahiptir. Öcalan, Kürt hareketinin yegane değilse de ana teorisyenlerinden biri olarak kabul edilir. Kurulduğı ilk zamanlarda PKK, Marksist Leninist bir ideolojiyle hareket ediyordu, ama 1990’larda başka yönlere doğru evrildi. Şimdilerde PKK’yi Demokratik Konfederalizmle ilişkisini gözeterek post-marksist olarak tanımlayabiliriz ki, bu liberter belediyecilik anlayışına dayanır ve Sümer devletinden beri süregelen toplulukların tarihsel ve sosyolojik yeniden okumasını yapan feminist fikirleri uygulamaya koyar: Jineoloji (kadın bilimi) ve ekolojinin belli başlı bazı ilkeleri. PKK işleyişinde bir tür merkezi yapılanmanın etrafında hiyerarşize olmuş bir partidir, ama toplumun tamamında uyandırmaya çalıştığı dinamikler ile kendi iç politikası arasında bir ayrım yapılmalıdır. Avrupalı gözlemciler tarafından bir türlü idrak edilemeyen çelişki burada yatar: Kimi «otorite karşıtı» gruplar PKK’nin örgütlenişini «Leninizm» olarak yaftalarken, kimi liberterler tamamiyle yatay bir şekilde işlediğini söyler. İki yargının da naif ve hatalı olduğunu belirtmeye gerek bile yok. PKK’nin özgünlüğü, hem «aşağıdan yukarıya» doğru gelişen bir organizasyona hem de Leninist gelenekten gelen ve hayatlarını Kürt davasına adamış profesyonel parti kadrolarına dayanmasından gelir.

21 Kürtçede, türkçede ve arapçada şehid aynı kelime ile ifade edilir.

22 Yerel planda çıkarılan petrolün çoğu silahlanma için gerekli masrafları karşılamaktadır. Sonuçları sürekli olarak halka kesilen bu kalıcı çatışma durumunu eleştiren bazı sivillerle ve yoldaşla sohbet edebildik: «Bir gün artık bu petrolü Amerikalarılara satmak zorunda kalmayacağız!»

23 Bkz. Apoculuk üzerine, Dipnot 20.

24 Özellikle «Mala Jin», Kadınlar Evi, birçok şehirde bulunmaktadır ve hem feminist örgütlenme alanı hem de ataerkil şiddetten kaçan kadınlar için sığınak görevi görür.

25 Mesela YPS (Yekîneyên Parastina Sîvîl), «Sivil savunma birliği» kendi eylem ve emir sistemini kurmuştur.

26 Milli İstihbarat Teşkilatı.

27 Başûr Kürtçede «Güney» anlamına gelir ve Irak Kürdistanını tanımlar.

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız