Genç Komünarlar: Gençlik Hareketi Birlikte Güçlenir, Birlikle Güçlenir!

279

– Bir gençlik katliamı olarak Suruç katliamı ile birlikte başlayan saray faşizmi başta gençlik olmak üzere tüm toplumsal kesimlere ve ezilenlere yönelik saldırılarını sürdürüyor. Bu zorlu antifaşist mücadele dönemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında geçmişten bugüne doğru gelirsek, bu toprakların tarihsel olarak baskı ve katliamlara hiç de yabancı olmadığını görebiliyoruz. Şeyh Bedreddinler’den Mustafa Suphiler’e; ordan Kızıldere’ye, Maraş’a, Çorum’a, Sivas’a ve Gazi’ye kadar geçen bütün dönemlerde bu gerçeklik sürekli katlanarak kendini devam ettirmiştir. Dün de vardı, bugün de var ve eğer önüne geçmezsek bu katliamcı gelenek yarın da olacak, bunun bilincindeyiz. Önüne geçmediğimiz, ablukayı dağıtamadığımız, direniş hattını ileriden kuramadığımız her saniye, şiddetin ve baskının dozajı artıyor. Faşizm her fırsatta hegamonyasını güçlendiriyor. Dediğimiz gibi mücadelenin bu anlamda zorluğu yeni bir şey değil, tarihsel bir gerçeklik. Ama biliyoruz ki baskılar arttıkça başkaldırı da artacaktır. Tersi de keza doğrudur. Devrim-karşı devrim diyalektiği tam da budur. Suruç katliamı, Gezi rüzgarının üzerine binmiş olan Kobane direnişinin rüzgarını da arkasına alarak gelişen devrimci eylem hattının önünü kesme arayışıydı. Ancak yine tarihsel birçok örnekle de sabittir ki, onların katliamları ve baskıları ne kadar köklüyse ezilenlerin başkaldırısı da o kadar köklüdür. Tarih, her fırsatta toplumsal özgürlük hareketinin, kendi gücünü açığa çıkardığı anda baskı ve şiddetle bastırılamayacak kadar derin dinamiklerin ürünü olduğunu kanıtlamıştır. Şimdiki süreçte de olanları tarihsel sürecin ürünü olarak değerlendirmemiz ve bulunduğumuz mücadele döneminin önemini kavramamız hayati bir noktada duruyor. Artık zulmün bu uzun geçmişinin, özgürlük ve başkaldırının duvarına çarpmasının zamanı geliyor.

– Üniversite ve liselerin açılması ile devrimci gençlik hareketi yeni bir mücadele dönemine girecek, gelecek dönem için gençlik hareketini nasıl bir dönem bekliyor?

Öncelikle kısaca son yıllara bir bakalım; içinde bulunduğumuz dönemin gençlik hareketinin bir anlamda sönümlendiği bir döneme tekabül ettiğini görüyoruz. 2013’ten önceki süreç daha farklıydı. Gezi’yle birlikte gelişen dinamikler çok daha farklıydı. 2015 ise Rojava devriminin de yaratmış olduğu etkiyle birlikte gençliğin devrimci kanallarla buluşma arayışı öne çıktı. Bu hem Kürt gençliğinin gerilla hareketine yaygın katılımı hem özyönetim direnişlerinde yer alış biçiminde oldu. Türkiye tarafı da bu dalganın dışında değildi. Ancak 2016 Temmuz darbesi sonrası ise daha farklı bir süreç hakim olmaya başladı. Şimdiki durum belli kıpırdanmalar olsa da gençlik hareketinin ölü toprağın atılabildiğini, devrimci gençlik örgütlerine yüzünü dönen veya mevcut olanları aşan bir devrimci gençlik hareketinin geliştiğini söyleyemeyiz. Bugün, gençlik içerisindeki AKP-MHP faşizmine karşıtlık temelinde gelişen, özgürlük arayışı olarak kendisine yol bulmaya çalışan bir dinamik sözkonusu. ODTÜ direnişi, Suruç katliamının yıldönümündeki militan duruş öncü çıkışlar olarak ifade edilebilir. Gerisi gelecektir.

Biz tekrar Gezi ayaklanmasına dönelim. Çünkü o bir kırılma anıydı. Gezi’de ortaya çıkan gençlik mücadelesi bir nevi TDH’nin ‘geleneksel’ kalıntılarını birçok yönden sarstı ve kendi gerçekliğiyle yüzleştirmeye tabi tuttu. Bu sarsmanın ve yüzleşmenin olumlu yanının ne olduğunun farkına varmak gerek. Bunu şöyle tarifleyebiliriz; özgürleşme ihtiyacı ve bunu gerçekleştirebilecek örgüt ve örgütlenme biçimleri daha çok gündem olmaya başladı. Bu elbette devrimci özneler ve onların gençlik örgütlerinde de yansımasını buldu. Henüz özgürleştirici, kolektivizmi merkezine alan bir örgüt/örgütlenme perspektifine geçiş olamasa da sorun alanını tanımlamaya doğru bir dert gelişti. Henüz TDH’de hakim hale gelen bir arayış olmasa da yönünü buraya dönenler oldu. Bu önemlidir. Özellikle Gezi sonrası sürece dikkatli bakmak lazım. Gençlik cephesinde çok ciddi ve güçlü bir dinamik açığa çıktı. Fakat devrimci örgütler açısından bu dinamik karşılanamadı, kapsanamadı. Belli düzeyde kapsanmış olsa da bu çok kısa sürdü ve sönümlendi. Elbette bu, gençliğin örgütlü bir başkaldırıya hazır olmadığını göstermedi bize. Aksine örgütlerin bu dalgayı karşılayamadığını gösterdi. Bunu nereden anlıyoruz? Bunu gençliğin o dönemde örgütlere dönük tavrından anlayabiliriz. Özgürlük arayışı içerisindeki gençliğin bir kısmı örgütlere yöneldi, hatta bazı zamanlar akın etti diyebiliriz. Yüzünü döndü. Fakat örgütler bunu karşılayamadı. Yeni örgütlenme biçimlerini geliştirmedi, varolanları Gezi’nin dersleriyle gözden geçirmedi. Bu da haliyle Gezi Ayaklanmasının rüzgarıyla yelkenlerimizi şişirmemizi engelledi.

Peki sonraki süreçte ne oldu? Bu dinamik kaybolmadı, ama baskılar arttı. Faşizm kuşkusuz gençliğin düzen için teşkil ettiği tehlikeyi sadece Gezi’de görmedi. Ancak Gezi bu tehlikenin ne kadar büyük olabileceğini anlardan biriydi. Faşist iktidar, Gezi’nin ve sonrasında Kobane için yükseltilen 6-8 Ekim serhildanın dersleri üzerinden şehir savaşlarına karşı kendisini tahkim etti. Gençliğe dönük baskı ve faşist uygulamaları adım adım artırdı. Ne oldu sonra? Gençliğin üzerindeki baskıları o denli arttırdı ki, artık sosyal medyada atılan bir tweeti bile izlemeye aldı. İnsanların teknik takibe girmesi için biraz politik bir mesaj bile yeter hale geldi. Üniversiteleri zapturapt altına almak için özyönetim direnişlerindeki katliamlara ses veren Barış Akademisyenleri’ne ve Afrin’in işgaline karşı duran ve “İşgalin lokumu olmaz” pankartını açan Boğaziçili öğrencilere dönük saldırgan ve linçci yaklaşımı burada anabilir. Bu hamleler üniversiteleri bir bütün olarak sindirmeye dönük hamlelerdi. Buna karşı yaygın ve kitlesel bir muhalefet dinamiği sözkonusu olsa da eylemli bir karşı koyuş örgütlenemedi.

Bu süreç aynı zamanda üniversiteler ve liselerde çok daha kapsamlı bir saldırının oluğu bir süreçtir. Çok ciddi düzenlemeler yapıldı. Akademik özgürlükler bir bütün olarak hedefe koyuldu. YÖK’ü dahi aratırcasına idari, yönetsel mekanizmalar bir bütün olarak faşist saray rejimine biat koşuluna göre dizayn edildi. Gençliğin öz örgütlülüklerinin herbirisi yok edildi. Örgütlenme, düşünce, eylem özgürlüğü faşist baskı ve uygulamalarla alabildiğine bastırıldı. Faşist örgütlenmelerin önü açıldı. Liseler ise dinci-faşist müfredatla, imam hatiplerle, yapısal düzenlemelerle tam bir kıskaca alındı. Amaç lise ve üniversiteleri, adeta gençliğin denetim ve kontrol merkezlerine dönüştürmekti. Bunu gerçekten ciddi bir ölçekte gerçekleştirdiler de. Baskı ciddi boyutlara ulaştı. Ancak tüm bunlar nafile çabalardır. Baskı arttıkça başkaldırı isteği de artıyor. Bileniyor bu istek. İstemden ve başkaldırıdan bahsetmişken son günlerde her kesimin gündemine giren rap müzikten bahsetmeden geçmeyelim. Son aylarda birçok röportaj, köşe yazısı ve şarkı sözleriyle gündemleşen rap müzik aslında uzun bir süredir bir yanıyla bu isteği, isteğin öncülü öfkeyi dile getirmenin bir aracı oldu gençler için. Yer altının, görünmez kılınanların, sistemin çarkına girmemiş/girememiş büyük bir kesimin tam içinden oluşmuş ve “geldiği yer”in anlatısını yapan bir akım bu. Bu anlamıyla önemli olmasına rağmen şimdiye dek devrimci hareketin çoğunun uzak durduğu bir müzik, bir tarz. Dönemin ruhunu solumak için daha derin ve bütünlüklü bir kavrayışa sahip olmamız gerekiyor. Gezi’yi anlamak gerek, sözünü dillerinden düşürmeyenler, bu kuşağın, gelmekte olan kuşağın kendi rengi ve sözüyle başka bir şeyin habercisi olduğunu görmeliler. Tüm dünyayı altüst eden ‘68 kuşağının hippi kültürün içinden çıkıp geldiğini unutmayalım. Bu bir özgürlük özlemi ve bizlerin bu özlemle buluşması bambaşka fırtınalar yaratacaktır.

Toparlarsak; Gezi’den bu yana nicel birikim ciddi boyuta geldi, nitel sıçrama kendisini gösterecek. Faşist iktidar, önünü almaya çalıştığı bu toplumsal başkaldırı an’ının aynı zamanda kendi yokoluşunu da hazırlayacağını gördüğü için can havliyle saldırıyor. Buna uygun hamleler geliştiriyor. Fakat ne yaparsa yapsın, artık boşuna, toplumsal başkaldırı dinamikleri gençlik cephesinden, bugün, başka boyutlara sıçramanın zeminini aramaktadır. Bu arayış, kendini bugün daha ufak ölçekte gösterse de yarın bunun çok daha farklı boyutlara sıçrayacağı kaçınılmaz bir gerçektir. Dolayısıyla da önümüzdeki dönem, gençlik hareketi için çok önemli fırsatlar, atılımlar ve sıçrayışlara gebedir. Bunu görmeli, gençliğin özneleşme arayışını birleşik devrim hareketinin gelişimi açısından fırsata dönüştürmeliyiz. Gençlik hareketi, ‘71 benzeri yeni bir devrimci kısa devrenin zeminini oluşturacak, onu mayalayacak dinamiklere sahiptir. Yeterki biz devrimci özneler bunu görebilelim ve buna göre konumlanalım. Önümüzdeki dönem, hiç kuşkusuz bunun üzerinden şekillenecek.

– Saray faşizmi koşullarında bütün toplumsal kesimler gençliğe öncülük rolü olduğunu düşünüyor gençlik örgütleri de bu iddaa’nın takipçisi olduğunu vurguluyor. Peki Devrimci Gençlik Hareketi bu misyonu ne kadar yerine getirebildi?

Tarihsel bir akışı tam içermese de geçmiş sürece dair kimi değerlendirmelerde bulunduk. Bunlar kuşkusuz bütünlüklü bir gençlik hareketi değerlendirmesi biçiminde değil. Fakat yine de gençlik hareketinin gelişim dinamiklerine belli yönleriyle değinmiş olduk. Bu değerlendirmeyle birlikte, şunu söyleyebiliriz; gençlik hareketleri geçmişte kendi bütünlüklerinin farkına varamadılar. Belli oranlarda biliyorlardı ama tam bir farkındalık sözkonusu değildi. Farkında olma durumu, fail olma durumunu getirir. Biz rüzgarı yönlendireceğimize çoğu zaman rüzgar bizi yönlendirdi. Yelkeni açıp da rüzgarla bütünleşmek gerekir, fırtınalı havalarda rüzgarla dans eden gemiler vardır. Gençlik dinamiği de biraz böyle bir şey. Gençlik hareketi, toplumsal özgürlük hareketinin rüzgarıyla bütünleşemedi. Tabi bu bütünlük bilinci sadece gençliğin arayışına cevap olabilecek bir kapı olma meselesi değil. Geçmişte kitlesel gençlik örgütlerinin onbinlerce insanı içine alacak şekilde büyüdüğünü gördük. Fakat bu insanlar hareketin içine girdikleri gibi geri çıkıyorlardı. Bu, var olan arayışın cevabı olamama durumudur. Onu devrimci icra ile buluşturamama sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Gençlik örgütlerine girip de çıkmışların sayısı yüzbinlere dayanıyorsa, kalanların sayısı bu rakamın yanında çok düşük kalıyorsa bizim kendimize başka sorular sormamız gerekiyor. Demek ki bugünkü gençlik durumunu kavrayan ve onun örgütlenme arayışına, ihtiyacına karşılık gelen örgütü, onun dilini/sözünü oluşturamamışız. Devrimcilerin sadece oturup da analiz ederek çözemeyeceği fakat hareketi fikirle buluşturarak aşabileceği sorular bunlar. Buralara yönelmek gerekiyor.

– Son yıllarda gençlik hareketinin özneleri birleşik mücadeleye dönük vurgularını çoğaltıyor. Gençlik hareketinin bu anlamdaki söz ve eylem tutarlılığını nasıl buluyorsunuz?

Objektif olarak baktığımızda yetersiz olduğu kesin. Diğer yandan; birleşik mücadele, dünyanın hiçbir yerinde sadece çağrılarla oluşturulabilen ya da niyetlerle gerçekleşebilen bir şey olmadı. Ama sadece pratiğin ürünü de olmadı. Bu anlamda ne salt sözün, söylemin gücüne ne de salt pratiğe yaslanabiliriz. Esasında birleşik mücadele zorunluluğun kavranışıyla; toplumsal dinamikleri birbirine bağlayan özgürlük ihtiyacı ve arayışını açığa çıkarabilirsek gelişebilir ancak. Yani birleşik mücadele, zorunlulukların doğurduğu bir devrimci istektir diyebiliriz. Şimdi bu anlamda bir zorlama mevcut ama istek ne boyuttadır diye sorgulayabiliriz. Bunun sebebi yine belli boyutuyla farkındalığın henüz tam kazanılmamış olmasıdır. Gençlik alanında, birleşik mücadele mevziler kazandıkça zorunluluk, zihinlerde kendine yer edecektir. Gençliğin, birleşik devrim mücadelesinin motor gücü olduğunu bilince çıkaran ve buna uygun konumlanan devrimci özneler olarak ancak bu süreci yarabiliriz.

– Bugün birleşik gençlik mücadelesi hangi zeminlerde gelişecektir. Gençlik örgütleri siper yoldaşlığını büyütmek için neler yapmayı planlıyor?

Gençlik mücadelesi kendi dinamikleri itibariyle değişken bir yapıya sahip. Yani beklenmedik yerlerde ortaya çıkmayı çok seviyor. Geçmişte de bunun örneklerini çok yaşadık. Kimi zaman oluyor bir sıçramanın en beklendiği an’da hiçbir şey olmuyor, kimi zaman oluyor ki hiç beklenmeyen bir anda büyük bir fırtına patlıyor. Bu anlamda geleceğe dair kehanetlerde bulunmak biraz ayakları havada kalabilir. Fakat artan özgürlük ihtiyacı, faşist cendereye sığmayan özlem ve ihtiyaçlar ve tam da buna karşıt yönde gelişen faşist baskı ve zor, gençlik içerisinde güçlü bir dalganın mayalanmasına yol açıyor. İşte tam da burada, gençlik mücadelesinde yer alan devrimci hareketler, birleşik devrim perspektifiyle süreci yarmayı hedefleyen bizler, her alanda ve düzeyde birbirine değen bir pratik içerisinde olacağız. Gençliğin yeni örgütlenme arayışlarını doğru okuyan ve ona yanıt olmaya çalışan her özne ile ileriden buluşacağız. Türkiye gençlik hareketi, tarihinin gücüne sahip olduğu gibi, devrimci hareketin çıkmazlarının ve yenilgilerinin de mirasçısı. Bu çıkmazları ve yenilgileri görmekten, anlamaktan ve bunu tersine çevirecek olan iradeyi yaratmaktan sakınmazsak gençliğin ortak mücadele zeminlerini kurmamız ve büyütmemiz kaçınılmazdır. Birbirimizin aynası, bir bütünün parçalarıyız. Gençliğin alfabesi ve dili olalım ki özgürlüğün o cesur ve muazzam şiirini yazabilelim.

– Birleşik gençlik hareketinin yaratılmasında genç kadın ve liseli hareketinin önemi nedir?

Kısa da olsa gençlik hareketinin dünü, bugünü ve ihtiyaçları üzerine değerlendirmelerde bulunduk. Öte yandan, kurduğumuz denklemin içinde eğer kadın mücadelesini esas alan bir perspektifi var edemezsek, kadın özgürlük mücadelesini tali olmaktan çıkarmazsak, kadın mücadelesine kör, sağır bir gençlik hareketi, birleşik devrim mücadelesinin bırakalım motor gücü olmayı, yaşama değen bir yerde bile olamaz. Mücadele dinamiklerinden ve özellikle gençliğin capcanlı karşımızda duran özgürlük talebinden bahsettik. İşte burada can alıcı, bunu en yakıcı hisseden dinamik kadınlar. Bunu TDH’nin en sessiz kaldığı zamanlarda kendi dilleriyle muhakkak anlatan, anlatmasını bilen, eyleme döken kadınlar olmuştur. Kuşatılmaya karşı beden politikalarının, erkek şiddetinin, sömürü ve ezilmenin, tecritin ve izolasyonun, ırkçılığın ve savaşın karşısında kadınlar, bu topraklarda hep sokağa çıktı. Devlet ve erkek şiddetinin her türlüsüne karşı, her zaman en yaratıcı, en direngen biçimiyle karşı koyuşu örgütleyen kadınlar… Erkek-devlet şiddetinin tornasından geçmeye razı gelmeyen kadınlar… Müdürüyle, öğretmeniyle, kantincisinden, sıra arkadaşına kadar liseli genç kadınlar aileye eklenen bütün bu denetim ve “terbiye” mekanizmasının içinden, onu kırarak kendilerini mücadele içinde varediyorlar, kendileri bu mücadelenin içinde varoluyorlar. Mücadelelerinin bu doğası, TDH’nin de içine düştüğü tabularla dolu, statik kendinden başkasını görmeyen karakterini bozuyor, yıkıyor. Bundandır ki mücadeleyi ileriye taşıyıp, daha hızlı ve akışkan olmasını sağlıyor. Refleksleri güçlendiriyor. Nasıl güçlendirmesin ki? Evde, sokakta, dersanede, sınıfta, stajda her an erkek egemen şiddete karşı tetikte olmalısınız. Kadınlar ve bunun somut koşullarından kaynaklı görece daha hızlı ve daha rahat hareket edebilen genç kadınlar, mücadeleyi salt bir teşhir hedefiyle değil de şiddet görenin kendi öz, özgürleştirici şiddetiyle karşılık verdikçe, bunun imkanlarını yarattıkça, bu mücadeleyi başka bir kulvara hızlıca taşıyacaktır. Kadın özgürlük mücadelesinin araçlarını çoğaltmalı, güçlendirmeliyiz. Erkek şiddetini de devlet şiddetini de her türlü baskı, zor ve sömürü mekanizmalarını da -teşhir etmek yetmez- durdurmak, yapamaz hale getirmek gerekir.

Bizleri kapı kullarına çevirmeye çalışan bu düzenin icraatlarını teşhir etmek, protesto etmek yeter değildir; bunu tüm gençlik her gününde, her anında yaşayıp görüyor; büyük bir öfke oluşuyor. Burada bize düşen şey olup gideni anlatadurmak değil, olabilecekleri, yapabileceklerimizi, olmasını istediklerimizi anlatmak ve kurmak. Biriken öfke, çıkışsız kaldığında büyük bir anlamsızlaşma/anlamsızlığa da götürebilir, kendi zehri de olabilir gençliğin. Öfkemizi, bizi çıkışsız, hayalsiz bırakanlara hiç sakınmadan yönlendirmek, bunu örgütlemek gerekli.

Kim liselileri okulların sarı soluk duvarlarında nizam edebilir; karne, sınav, işssizlik, zabıtlaşmış öğretmenler kuşatmasında tutabilir. Yeter ki o soğuk, sarı duvarda bir gedik açalım, o soluk duvara bir renk saçalım. Sınırlarını parçalamış gençliğe kim, hayallerini, isteklerini bırak da gel benim emir erim ol diyebilir; senin kanından, canından kendime saraylar, iktidarlar kurayım diyebilir. Yeter ki bizler gençliğin asiliğinden, sıradışılığından, mevcut tüm kurum ve yapıların “kabul”lerini kabul etmeyen yanından korkmayıp, bu dinamikle buluşalım, büyüyelim. Oyun, işte o zaman başlar. Onların silahları, bizim oyun parkımız olur; Gezi’de olduğu gibi, söylemleri yasaları da ancak bir alay konusu. Bugün kendilerini kaplan sananlar, gerçek kafese o zaman çarpar.

– Önümüzdeki mücadele dönemi için gençlik kitlelerine ve sizin dışınızdaki gençlik örgütlerine çağrınız nedir?

Nasıl bir süreç okuması yapmalıyız? Asıl mesele, odaklanmamız gereken şey, faşizmin baskı ve zorunun yoğunluğu ve büyüklüğü değil gençliğin eyleme kapasitesi ve hareketidir. Geri çekilmek ya da tüm yaşananları sineye çekmek güçlü olanların yapacağı şeyler değildir. Fakat faşist devletin biz gençlerde yaratmak istediği algı güçsüz olduğumuzdur. Bizi güçsüz olduğumuza inandırmaya çalışıyorlar, fakat Gezi’de gördük gücümüzü, artık silkinmeli ve bu ruh halinden çıkmak zorundayız. Asıl güçlü olan biziz. İpler bizim elimizdedir. Bunun bilinciyle eylemimizi ve fikrimizi örgütleyelim. Genç Komünarlar olarak, bizler bunun iddiasında ve yönelimindeyiz. Bizim dışımızdaki gençlik örgütlerine söyleyebileceğimiz şey; toplumsal özgürlük mücadelesi sermaye şirketlerinin pazar mücadelesi gibi görülemez, o dünyaya ait olan hiçbir şey, hiçbir değer ve kıyas bizim dünyamızda yaşam bulamaz/bulmamalı. Gençlik hareketleri birbirleriyle rekabet eden reklam şirketleri değildir. Birleşik mücadele bunun boy ölçüşme alanı hiç değildir. Bunun bilinciyle, aynı tarafta olduğumuzun bilinciyle; birbirimizden, en çok da yaşamın kendisinden öğrenerek hareket etmek zorundayız. Korkmadan, duraksamadan tıpkı öncüllerimizin yaptığı gibi tüm ezberleri ve reçeteleri elimizin tersiyle iterek, yoldaşça, yoldaşlığı ve özgürlüğü yaşayarak, tadarak buluşmalıyız. Kızıldere’de böyle, Rojava devriminin mevzilerinde böyle buluştuk, 6. filonun karşısında da, üniversite işgallerinde de, Gezi barikatlarında da böyle buluştuk. Suruç katliamının karşısında da böyle buluştuk. Gençlik mücadelesinin her alanında/anında ortak mücadeleyi geliştirme, güçlü bir devrimci gençlik hareketi oluşturma yöneliminde olmak gerekir. Gençlik hareketi birlikte güçlenir, birlikle güçlenir!

Genç Komünarlar

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız