Devrimin Partisi, Ama Nasıl? – Hevi Devrim

642

Silahlı mücadeleyi, devrimci bir savaş örgütü olmayı faşizmle kodlayan yaklaşımlar, Türkiye Devrimci Hareketi içerisinde oldukça yaygındır. En son örneği, Gazete Patika’da Bakış Can imzası ile çıkan ““Savaş Partisi” Ama Nasıl?”[1] yazısı oldu. Devrimci dost bir yapının teorik-siyasal güzergahını yansıtması nedeniyle söz söyleme ihtiyacı hâsıl oldu.

Bir tartışma, bir polemik eğer birilerinin aklına sorular takabiliyorsa; devrimci çevrelerde hakim olan, önüne gelen her kap yemeği hiç düşünmeksizin yemeye ayarlı düşünce yapısında bir kırılmaya yol açabiliyorsa anlamlıdır. Diğeri, kendisini tatmin etmekten öteye gitmez. Belagat sanatını kim iyi kullanıyorsa, lise yıllarında öğrendiğimiz münazara tekniklerini kim güzel kullanabiliyorsa onun öne çıktığı bir mecra olur. Bizden uzak olsun.

Bakış Can, yazısında, devrimin; tüm mücadele araç ve biçimlerini kullanabilecek bir partiyi gereksindiğini, asıl hedefin siyasal iktidar olması gerektiğini vurguluyor. Bunlarda sorun yok. Ancak bunu temellendirirken, TDH’nin oldukça sık düşmüş olduğu bir hataya düşüyor: Savaş partisi olmayı faşizmle koşullu ele alıyor. Ayrıca yazıda, yine buradan çıkışını alan belli yanlış çıkarsamalar da var.

Yazar, savaş partisi olmayı, haliyle silahlı mücadeleyi bu şekilde ele alınca, ister istemez partiyi amaç bağı ile tanımlama ve tarihsel deneyimlere bakma ihtiyacı gelişti.

Amacımız; komünist özgürlükler dünyasının kapısını aralayacak bir devrimi yapmak. Siyasal iktidarı hedeflemek kavramı, bu anlamda sorunu tam ve yerinde koyamıyor. Devrim, mevcut siyasal iktidarı, faşist-burjuva (fark etmez) diktatörlüğü, burjuva devlet aygıtını yıkmayı hedefler. Yıkmadan siyasal iktidarını kuramazsın. Kuşkusuz, henüz devlet teorisini geliştirmemiş olmakla ve emperyalizm çağının değil de serbest rekabetçi kapitalizm döneminin içinden konuşuyor olmakla, Marx ve Engels’de barışçıl yoldan geçişe dair vurguları bulabiliriz. Ancak bunlar işimize yaramaz, zira çağ farkı vardır. Emperyalizm çağının devlet teorisini yapan ve burjuva devlet iktidarını yıkacak bir devrimci öznenin niteliğini belirleyen bir Lenin çıkmış, Marksizm’i -dönemi için- güncellemiştir. Ve Marksizm, bir dogma olarak alınamaz. Kuşkusuz tarihte, o yolun yolcusu olanlar olmuştu. En cüsselisi, 2. Enternasyonal’in kurucusu ve sürdürücüsü, Alman Sosyal Demokrat Partisi’dir. TDH’nin yeraltı örgütünü ve devrimci bir savaş örgütü olmayı faşizmle koşullu ifade edişi bize haliyle şu soruyu sordurur: Kautsky’in günahı neydi ki?.. O, burjuva demokrasisinde devrimci bir savaş örgütüne değil siyasal bir partiye ve barışçıl yoldan siyasal iktidarı alıp sosyalizmi inşa edecek olan bir partiye ihtiyaç olduğunu söylememiş miydi?!. Hedefi, siyasal iktidar olan siyasal bir parti!.. Eğer referans noktalarımızı yeniden belirlemez ve savaş örgütünü sadece faşizmle birlikte anarsak varacağımız yer, açık söyleyelim, burjuva liberal demokratizmden başkası olmayacaktır.

Diğer yandan, bu bakış açısıyla biz, aslında, sosyal demokrasinin olduğu Almanya’da RAF’ın çıkışını, İtalya’da Kızıl Tugaylar’ın bir dönemi sarsan eylem çizgisini yok saymış oluyoruz.  Bir bütün olarak, Avrupa ülkelerinde devrimci bir partinin, aynı zamanda bir savaş örgütü olarak da kendisini inşa etmesi gerektiğini reddetmiş oluyoruz. Bu durumda, dönemin 2. Enternasyonal partileriyle ayrım çizgimizi nasıl koyacağız?

Mevcut iktidarı ayakta tutan da, onu yıkacak devrim de şiddeti gerektirir

“Hukuk kurma, yasa olarak yaratılan şeye şiddeti araç olarak kullanıp erişmeye çalışırken, amaçlanan şeyin hukuk olarak kurulması anında şiddet geri çekilmez. Hukuk kurma, şiddetten arınmış, şiddetten bağımsız değildir; şiddete bağlı bir amacı zorunlu biçimde ve içerik olarak, iktidar adı altında hukuk biçiminde ortaya koyar; dar anlamda doğrudan hukuk kurucu şiddete dönüştürür. Hukuk kurmak, iktidar kurmaktır, bu anlamda şiddetin dolaysız tezahür ediş eylemidir.” (Walter Benjamin, Şiddetin Eleştirisi)

Devrimci bir savaş örgütü olarak kendisini inşa etmek durumunda olan partinin, bu zorunluluğu nereden gelmektedir? Elbette devrim yapma iddiasından! Karşımızda, burjuva sınıf iktidarını, -ister faşist, ister burjuva demokratik, ister oligarşik, ister bonapartist olsun- gönüllü olarak bize teslim edecek bir sınıf ve onun devlet aygıtı yok. Benjamin ve onunla tam zıt bir dünya görüşüne sahip olan ve Nazi faşizminin teorisyenliğini yapan Carl Schmitt’in, burjuva demokrasisinden faşizme doğru, adım adım yürüyen 1930’lu yılların Almanyası’nın panoramasında, yaptıkları bir tespit var: Modern devletin kurucu unsuru şiddettir. Ve şiddet tekelini elinde bulundurmakla devlet; sürekliliğini, yıkılmazlığını sağlar. Bu, faşizme içkin bir durum değildir. Her tür iktidar, kurucu bir şiddeti gereksinir. İktidar olduktan sonra da oluşturduğu referans sistemini, değerler sistemini, hukukunu kurucu şiddetle gelişen güç ilişkileri üzerinden kurar ve onun “anı”sı üzerinden korur. Şiddetin iktidar inşa olduktan sonra ön planda olmayışı, onun kurucu unsur olarak varlığını devam ettirmediği anlamına gelmez. Her koşulda modern kapitalist dünyanın kurucu unsurudur.

Biz bu dünyayla ve onun devletiyle karşı karşıyayız. Devletin şiddet tekelini yıkmadan, kurucu unsur olarak şiddeti kullanmasında kısa devreler oluşturmadan devrimi nasıl yapacağız? Yanlış anlaşılmasın, şiddet tekelini yıkmak, kısa devreler oluşturmak, -kitlelerden yalıtık bir biçimde- salt öncüye izafe ettiğimiz bir misyon değildir. Ancak bu misyonun yüklenicisi ve de örgütleyicisi öncü örgüttür, komünist partidir.

İster ayaklanmacı bir devrim stratejisini savunalım, ister devrimci bir halk savaşını önüne koyan bir gerilla ordusu olalım, ister kitle ayaklanmalarına hazırlık sürecini de oluşturacak kurucu bir unsur olarak “şiddeti”, gerilla mücadelesini savunuyor olalım, tüm bunlar gelir devrimci bir savaş partisi/örgütü olmakta düğümlenir. Çünkü, isteyelim istemeyelim, modern kapitalist devletin kurucu unsur olarak kullandığı şiddet gelir yolumuza çıkar. Rejim tipine göre, rıza üretim mekanizmalarının çoğulluğu ve kapsama niteliğine bağlı olarak, yoğunluğu daha çok veya daha az olabilir. Ancak bu var olan gerçekliği değiştirmez.

“Savaş, çelişkilerin belli niteliğinde, belli şartlarda ve zorunlu olduğu için geçerlidir, başvurulandır. Bu şartlar devrimci temelde vb. değiştiğinde savaş devreden çıkar. Örneğin savaşı benimsemeden varlık sürdürüp mücadele eden siyasi partiler vardır. Devrimi gerçekleştirip iktidarı aldığımızda savaştan söz etmek tali bir durumdur.”  Bakış Can’ın yazısından alıntıladığımız bu bölümde, sıkıntılı bir durum söz konusudur. Daha doğrusu, elmalarla armutların aynı kefeye konulması… İster burjuva, ister faşist diktatörlük söz konusu olsun, kapitalist devletse karşımızdaki, devrim iddiamızın gereği olarak tüm mücadele araç ve biçimlerini kullanacak bir devrimci savaş örgütü olarak kendimizi inşa etmeliyiz. Savaş partisi olmayı/silahlı mücadeleyi, devrimci kitle faaliyeti ile toplumsal, siyasal, sınıfsal örgütlenmelerle karşı karşıya koymaksızın ele almalıyız. Bu söylediklerimiz, nesnel koşulların elverişliliğinin yanı sıra, öznelliğin de bu nesnelliği karşılayabilecek düzeyde olmasıyla birlikte, bir legal parti oluşturmayı da içine alır. Legal bir partinin varlığı, devrim yapma iddiasındaki bir partiyle, bu da haliyle bir savaş örgütü olarak kendisini inşa etmiş bir parti ile ancak mümkündür. Ötesi bizim dünyamızın dışında bir örnektir ki, tartışmamız bile gerekmez. Şimdi buradan ilerleyerek, alıntıdaki “savaşı benimsemeden varlık sürdürüp mücadele eden siyasi partiler”e, gelelim. Devrim iddiasıysa söz konusu olan; devletin burjuva hukukunun, demokrasisinin kurucu unsuru olan şiddeti göz önünde bulundurmayan bir parti olamaz. Bu demektir ki savaşçı kimliğini gömlek giyer gibi giyip çıkaramaz. Tıpkı 2. Enternasyonal çizgisindeki partileri gibi, “savaşı benimsemeden varlık sürdürüp mücadele eden siyasi partiler” ise konumuz dışı olmalıdır.

Diğer yandan siyasal mücadele mi, askeri mücadele mi gibi bir ikilemin üzerinden inşa edilen siyasal iktidarı hedefleyen parti ile savaş partisi tanımları oldukça sıkıntılıdır. Savaşı siyasetin en yoğunlaştırılmış hali olarak aldığımızda, siyasallıkla askeriliği bu şekilde karşı karşıya getirmenin anlamsızlığı görülür. Yazıda siyasal iktidar partisi ile savaş partisinin yer yer ikilik olarak konulması başlı başına sorunludur. “Siyasi iktidar partisidir ama aynı zamanda savaş partisidir” tanımlaması tam da bu ikiliği ifade etme biçimidir. Oysa bir partinin kendinde bir savaşı, şiddeti örgütleme ve icra etme durumu yoktur. Bu savaşa, şiddete yön veren bir amaç vardır. İşte bu amaç tanımını yaptığımız an, aslında siyasal iktidar hedefi ile koşullu bir partiden bahsetmiş oluruz. Bir savaş örgütü/partisi olmak, aynı zamanda, siyasal iktidarı, devrimi hedeflemek demek, değil midir? Yani bunlar, birbirinin karşısına konan şeyler veya nitelikler değildir. Savaş partisi, siyasal iktidar partisi olmaktan kopmaz; zira bu savaş, kurucu unsur olarak şiddet, -devrimi- siyasal iktidar kurmayı hedefler. Öte yandan siyasal iktidar partisi, eğer burjuva parlamenterist rüyalarla iktidarı alabileceğini düşünmüyorsa, bir savaş örgütü olarak kendisini örgütlemek zorundadır. Yazarın amacı, partinin salt silahlı mücadele üzerinden bir savaş örgütü olarak tanımlanmasının sakatlığını göstermektir. Bu anlaşılırdır. İktidar perspektifi ile hareket eden bir parti, savaş partisi olduğu gibi toplumsal/sınıfsal/siyasal/kültürel tüm alan ve düzeylerde kendisini inşa etmelidir. Toplumsal örgütlenmeleri iktidar perspektifinden kopmaksızın oluşturmak durumundadır.

Devrim, kurucu bir şiddeti ön gerektirir, zor yoluyla olur. Tabi ki bu, zoru örgütleyebilecek bir devrimci özne söz konusu olduğunda gerçekleşebilir. Sınıf düşmanımızın, bize siyasal iktidarı altın tepside sunmayacağı malum. Bu yüzden, daha baştan, zoru/şiddeti/silahlı mücadeleyi/savaşı yıkıcı yaratıcılığın temel unsurlarından biri olarak değerlendirmek zorundayız. Şiddet ve zorun tekelini elinde bulunduran burjuva-faşist devletin yıkılması, yani devrim, yeraltı temelinde örgütlenen politik-askeri bir örgütü gereksinir. Bu anlamda, siyasal parti ve savaş partisi diye iki ayrı düzlem söz konusu değildir.

İşin esasını belirleyen, rejim tipi değil, kurucu unsur olarak şiddeti gereksinen DEVRİMdir!

Bakış Can’ın meramı, tek yönlü yaklaşımlarla, tek yanlılıkla sınır çekmektir. Mücadele araç ve biçimlerini, misyon ve işlevleri ile değerlendirmeyip birbirinin karşısına koyma tarzını mahkum etmektir. Bunu anlıyor ve de doğru buluyoruz. “Savaş partisiyiz diyerek diğer örgütlenme ve mücadeleleri, buralara özgü görevleri tali diyerek ihmal edip öteledik. Bugün yaşanan sancıların temelinde yatan sebeplerden biri, salt savaş partisiyiz şeklindeki hatalı algılamanın yol açtığı diğer görev ve çalışmaların ötelenmesi gerçekliğidir.” Buradaki tespite, sonuna kadar katılmakla birlikte, hatalı ve yanlış duruşu düzeltmek ve doğrultu kazandırmak adına yazmış olduklarına ise katılmıyoruz.

Yazıda, zurnanın zırt dediği ve bizim de asıl dert ettiğimiz yer, savaş partisini faşizmle koşullu ele alındığı bölümlerdir. Bütünlüğünden kopartmaksızın ele alabilmek için alıntıyı uzun tutma pahasına o bölümleri buraya taşıyoruz.

“Nedir savaş partisi? Savaş partisi, savaşa göre örgütlenen, mücadele ve örgütlenmesini savaş esasına göre biçimlendiren siyasi parti demektir. Bu mücadele ve örgütlenmesini her şart ve koşulda böyle ele alan değil, belli şartlara ve koşullara bağlı olarak böyle ele alandır. Faşizmin uygulanmadığı koşullarda bu parti somut örgütlenmede bir savaş partisi değil, olağan bir siyasi parti olarak örgütlenir. Son tahlilde savaşı öngörüp esas alsa da, somut durumda veya mücadele ve örgütlenmesinin belirli aşamasında savaş partisi biçiminde değil, diğer esaslar biçiminde ele alır. Kaypakkaya yoldaş, Mao yoldaş, bizim koşullarımızda başından itibaren silahlı mücadele içinde ve ordu biçiminde örgütlenmek esastır dediler. Demek ki, başka koşullarda silahlı mücadele içinde örgütlenmek esas ya da geçerli değil, başka biçimler esasında örgütlenmek mümkündür. Faşizmin devrede olmayıp burjuva demokrasisinin geçerli olduğu koşullarda başından itibaren silahlı mücadele içinde örgütlenmek hatalı-sol, diğer esaslara göre örgütlenmek doğrudur. Silahlı mücadelenin geçerli olmadığı dönemler içinde siyasi partinin savaş partisi olarak tanımlanması elbette kusurludur.”

“Savaş partisi esasına göre örgütlenmek veya bu nitelik esasına göre örgütlenmek, faşizmin yürürlükte olduğu, örgütlenmelerimizin üzerinde baskı ve yasakların olduğu vb. vs. koşullar altında geçerlilik kazanan bir örgütlenme veya mücadele biçimidir.”

Burjuva demokrasilerini nasıl biliriz? Burjuva sınıf diktatörlüğünün bir biçimi değil midir? Özsel olarak, devrim yapma iddiasındaki bir özneye karşıtlığı değişir mi? Çok uzağa gitmeye gerek yok, ‘68 hareketinin de etkisiyle yükselen öğrenci gençlik hareketini bastırmak için, Almanya’nın kullandığı yöntemler ortadadır. Ve yine bu dalganın içinde gelişen ve radikal bir kopuşu örgütlemeyi hedefleyen RAF’ın, maruz kaldığı siyasal-askeri terör ve yok etme politikası, Ulrike Meinhof, Andreas Baader ve arkadaşlarının hapishanelerde mutlak tecrit altında tutulup sonra katledilmesi de daha hafızalarda canlıdır. F tipi hücrelerin, tretman ve tecrit politikalarının, faşist ceza hukukunun esin kaynağı Almanya ve İtalya değil midir? Burjuva demokrasileri de, faşist rejimler gibi, gerektiğinde, dolaysız bir biçimde zor ve baskı yöntemlerini kullanır. Şiddet ve sınır tanımayan terör, sadece faşist diktatörlüklerin karakteristik özelliği değildir. Kuşkusuz burjuva demokrasilerinde, siyasal temsiliyet mekanizmalarına kitlelerin katılımı ve etkide bulunabilme imkân ve zemininin olması ve rıza üretim mekanizmalarının çoklu yapısı, burjuva demokrasilerinin kitleleri kapsama özelliğini öne çıkartmaktadır. Öte yandan, devletin baskı ve zor aygıtlarının uyguladığı şiddet -veya uygulayabileceği şiddet-, her zaman burjuva demokrasisinin, hukukunun kurucu unsuru olduğu gibi, mevcut durumda koruyucu unsur olarak da devrededir. Ancak bu, faşist diktatörlüklerde olduğu gibi kör gözüm parmağına biçiminde değildir. Ancak burjuva sınıf egemenliğine tehdit oluşturan her şeye karşı ise hazır ve nazırdır.

Lenin, Devlet ve Devrim’de faşist devletin tanımını yapmaz, ancak emperyalizm çağında emekçi kitlelere, ezilenlere dönük baskı ve şiddetin artışını; baskı ve zor aygıtlarının büyümesini burjuva sınıf diktatörlüklerine içkin bir durum olarak analiz eder. Yine Lenin’in bu kitabını irdelediğimizde, çıkartacağımız sonuçlardan biri de şudur: Burjuva demokrasileri ile -tekçi egemenlikçi yapısı ve olağanüstü bir biçim olmasıyla- faşizmin ayrım çizgisini, salt baskı ve zorun artması, baskı ve zor aygıtlarının büyümesi üzerinden yapamayız. Zira bu olguculuktan başka bir yere götürmez bizi. Ve bu şekilde değerlendirirsek, Almanya’nın RAF’a karşı uyguladığı baskı, şiddet, yok etme ve infaz konseptini nereye oturtacağımızı şaşırırız. Neyse bizim konumuz faşizm tartışması değil. Konuya sadece savaş partisi bağlamında değinmiş olduk. Geçelim…

Sadece faşizm koşullarında değil, burjuva sınıf diktatörlüğünün hangi biçimi olursa olsun, yeraltı temelinde örgütlenen bir devrimci savaş örgütüne ihtiyacımız var. Elbette faşizm koşulları, bunu, çok daha fazla koşullar. Devrim kitlelerle olur; kitlelerin örgütlenmesi ve mücadeleye seferber edilmesiyle. Ancak bu örgütlenme faaliyeti için, yer yer yol temizliği yapmak gerekir. Diğer yandan, yine hangi rejim tipi olursa olsun; devrim yapma iddiasındaki komünist özne de, kitleler de o büyük kalkışma anına, analarının karnından silah kullanmayı, savaşmayı öğrenerek katılmazlar. Her günkü mücadelenin içerisinde, savaşmayı ve devrimci zoru bir araç olarak kullanıp deneyimleyerek, ancak hazırlanabilirler. Kitleler, her günkü mücadelelerin içerisinde yengi ve yenilgilerle -daha çok da yenilgilerle- birlikte devrim sürecine, savaşa hazır olacaklardır.

Bir de, o büyük gün, biz kazanı kaynatmazsak, kazanın altındaki ateşi harlamazsak, Godot’yu bekler gibi beklersek gelmeyecektir. Bu da biline… Burada da hem yıkmaya hazırlanmak hem de kriz dinamiklerini harekete geçirip suyu ısıtmak için, kurucu anlamda şiddeti örgütlememiz gerekir. Yoğunluğu, biçimi vb. elbette devletin yapısına, rejim tipine göre değişecektir. Bir sosyal devrim örgütü olma iddiasındaysak, burjuvazinin sınıf kiniyle karşı karşıya olduğumuzu ve hem kendimizi korumak hem de devletin şiddet tekelini dağıtmak için, devrimci bir savaş örgütü olarak örgütlenmek zorunda olduğumuzu asla unutmamalıyız. Bu, rejim tipine göre değişecek bir durum değildir. Rejim tipi, olsa olsa mücadele araç ve biçimlerinin hangisine daha fazla ağırlık vereceğimizi, nasıl konumlanacağımızı belirler. İşin esasını değiştirmez!

 Hevi Devrim

[1] Gazete Patika’da çıkan Bakış Can imzalı yazının linki: https://www.gazetepatika10.com/savas-partisi-ama-nasil-40825.html

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız