Beka Sorunu Nedir? Nasıl Yaratılabilir? – Hevi Devrim

366

Seçimlere Türkiye’de nasıl gidiyoruz?  Krizini kemer sıkma politikaları, fahiş zamlar ve neo-liberal yeniden yapılandırma politikalarıyla, azami kar-azami egemenlik denklemini kurarak aşmaya çalışan bir Türkiye gerçeğiyle karşı karşıyayız. Emekçi sınıflar için bu, sömürü ve ezme ilişkisinin derinleştirilmesinden başka bir şey değildir. Faşist devletin ekonomik, siyasal, askeri, toplumsal, kültürel her yönden emekçi sınıflara karşı açık terörcü, baskıcı, tahrip edici yönü öne çıkmaktadır. Bugünün sağa çeken dünyasında -başkanlık rejimiyle- faşist kurumsallaşmasını derinleştiren burjuva faşist devlet,  hayatlarımıza, sınıfsal toplumsal tüm örgütlülüklerimize, sınıf-cins-ulus kimliğimize, yaşam alanlarımıza, doğaya azgınca saldırmaktadır.

Elbette tüm bunlara rengini veren neo-liberal sermaye birikim rejimi ve onun krizidir. Neo-liberalizm sınıfın atomizasyonunu hedefler. Bu, salt üretim alanındaki bir parçalanmışlık değil emeğin yeniden üretim alanlarını da kapsayan bir atomizasyondur. İşçi sınıfı ve emekçilerin ekonomik, siyasal, kültürel, toplumsal yıkımı üzerinden yükselir. Sınıfın kolektif davranabilme yeteneğini ve imkânını dumura uğratarak ilerler.  Öte yandan toplumsal çöküş ve yıkımı derinleştiriyor olması, devrimci imkân ve dinamikleri de harekete geçireceği anlamına gelir.

Elbette neo-liberalizmin atomize ederek, kolektif örgütlenme ve eyleme kapasitesini parçaladığı işçi sınıfı ve emekçi kitleleri daha ileriden örgütleyebilir; harekete geçirebilirsek… Dışımızda ve üstümüzde, yaşamımızı ve geleceğimizi tahakküm altına alan tekelci burjuvaziye ve faşist devletine karşı, yaşamımızı ve geleceğimizi savunarak çıkabilirsek…

Neo-liberal sermaye birikim rejiminin krizi,  Kürt Özgürlük Mücadelesinin, başta Rojava olmak üzere dört parça Kürdistan’da gelmiş olduğu düzeyin sömürgeci faşist devletin beka sorunu haline gelmesi, küresel kriz koşullarında gelişen emperyalist bloklar arasındaki çelişki ve çatışmaların bir sonucu olarak bölgede sarsılan denge (fırsat ve tehlikelerle birlikte gelişmekte olan yeni denge arayışları), içeride ve dışarıda Saray rejimi için agresif bir politik hattı zorunluluk haline getirmiştir.

Dursa düşecek, ray değişikliği yapsa yıkılacaktır. Bu yüzden liberal reformist yazarçizerlerimizin, zaman zaman, mevcut “olağanüstü halin” sürdürülemezliği üzerine yaptıkları analizlerin hiçbir kıymeti, harbiyesi yoktur. Freni patlayan bir araba misali; set çekilemez. Karşı bir güçle dağıtılmazsa, durmayacak, önüne gelecek her şeyi ezip geçecektir. Biz direnç oluşturmaya ve bu kamyonu devirmeye odaklanmalıyız.

Burjuva faşist devlet, baskı ve zoru, terörcü yüzünü çok daha çıplak bir biçimde göstermektedir. Bugün yaşanmakta olan salt bir ekonomik kriz, salt bir rejim krizi, salt bir devlet krizi, salt bir toplumsal kriz değildir. Tüm bunların hepsi ve daha fazlasıdır. Zira artık sadece neo-liberal sosyal içerme programları, katılımcı demokrasi mavallarıyla sisteme yedeklenemeyecek bir toplumsal/sınıfsal/ulusal/cinsel tepki ve öfke birikimi söz konusudur. Diğer yandan sosyal içerme programları için ayrılacak kaynak sıkıntısı da cabası…

Burjuva sınıf egemenliğinin toplumsal temelinde bir yandan bir daralma söz konusuyken; diğer yandan sosyal içerme politikalarıyla bunu sürekli sürekli yeniden üreten bir iktidar söz konusudur. Tanzim satış noktaları ve kuyruklar bunun en garabet tablosudur. Faşist karakterindeki derinleşmeyi sağlayan da tam da budur. Faşizm illa toplumsal rıza üretir. Zor yoluyla olanın yanı sıra, iktidarla maddi ve manevi bir buluşmayı örgütleyerek -ekonomik krizle birlikte bunun zemini kısmen daralmış olsa da- sosyal içerme politikalarını devreye sokarak bunu yapar.

AKP faşist iktidarı için belediyeler sosyal içerme politikalarının, yoksulluk yönetişiminin uygulama alanları, yerel iktidar kanalları olduğu için bugün çok daha önem kazanmış durumdadır. Faşist iktidarın kendi kitle tabanını mobilize edebilmesine de zemin sunmaktadır. Diğer yandan bugün bölgede yaşanan gelişmeler, başta Kürt sorunu olmak üzere, birçok dinamik faşist devletin güç yükseltimi ve beka sorunu olarak önünde durmaktadır.

“Bölgemizde meydana gelen son hadiseler, 31 Mart’ı şimdiden salt bir mahalli idareler seçimleri olmaktan çıkarmıştır. Bu seçimler, ülkemiz açısından bir beka meselesine, bir beka seçimine dönüşmüştür.”

Faşist rejimin başı Tayyip, bu sözleri söylerken hiç de abartmıyor. Beka Erdoğan’ın da Bahçeli’nin de dilinden düşmüyor. Ve seçim stratejilerini belirleyen de bu. Olağan bir dönemin içerisinde olsaydık bugün yerel seçimler bağlamında kent sorunları, kentsel mücadele ve öz yönetim gündemleri merkeze oturabilirdi. Ancak ne biz olağan bir dönemdeyiz; ne de devletin karakteri olağandır. Faşist diktatörlüğün hüküm sürdüğü başkanlık rejimiyle kendisini ileriden tahkim ettiği bir ülkede yaşıyoruz. Neo-liberal sermaye birikim rejiminde, yaşanan tıkanma ve kriz, tüm bölgede sarsıcı gelişmelere yol açmış ve bölge altüst olmuşken, olağan bir Türkiye’nin olması da beklenemezdi. Kuşkusuz biz rolümüzü oynayabilsek yerel yönetimler ve kent dinamiklerinin her birisini, faşist devletin gerçek anlamda bir beka sorunu haline getirebiliriz.

Bugün 31 Mart yerel seçimi, bunun neresinde duruyor? Bugünün dünyasında her kent, iki kenttir. Biri plazalardan, villalardan, saraylardan, artı-değer üretim alanları olan fabrika ve büyük işyerlerinden oluşur; diğeri emekçi sınıfların yaşam alanları olan semtler, varoşlar… Gettolaştırılan hayatlara layık getto kentler… Yüksek güvenlikli duvarları ve kapıları ile bizlere kapalı olan yaşama alanları ile artık burjuvazinin kenti soylu, mutena bir kenttir;  işçi ve emekçileri dışında bırakır.

“İşçisin sen, işçi kal” şarkısının her anlamda çaldığı bir auradır artık bu kent. Yerel seçimler de şayet biz devrimciler rolümüzü oynayabilmiş; sınıfa karşı sınıf perspektifi ile kitleleri saflaştıracak bir konumlanışa sahip olmuş olsaydık, neo-liberal kapitalizme, faşist devletine ve sermayeleştirilen kentine karşı mücadeleyi yükselteceğimiz bir gündem olabilirdi. Ancak olmadı/olamadı, olmuyor/olamıyor. Maçı deplasmanda oynuyoruz sürekli. Oyunun kurallarını biz belirlemiyoruz. Yüksek siyasetle iştigal etmeye devam edersek daha uzun bir süre oyun kurucu olamayacağız. Biz kendi yaşamlarımız üzerinde, dışımızda ve üstümüzde bir gücün tekelci kapitalizmin ve faşist devletinin söz söylemesini istemiyor, kendi kaderimizi kendimiz belirlemek istiyorsak yıkıcı ve kurucu bir faaliyetin örgütleyicisi olmalıyız.

Bugün sınıfsal/toplumsal çelişkilerin odağında olan kentlerin, nasıl yönetilmesi gerektiğini tartışmıyoruz. İşçi sınıfı ve emekçilerin, ezilenlerin en temel ihtiyacı olan yiyecek, barınma, sağlık sorunlarını ve bu ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağını tartışmıyoruz. Gelişen üretim ilişkileri ve üretici güçler temelinde insanın gelişiminin bir parçası olarak sürekli dönüşen ve artan ihtiyaçlarının,  sosyal-kültürel ihtiyaçlarının karşılanmasını ve kentin bu talepler temelinde yeniden yapılandırılması gerektiğini tartışmıyoruz. Ve en temelde de, yerel seçimler; kendi kararlarımızı kendimizin verdiği, özgür komünal ilişkilerin olduğu dünyanın, belli yönleriyle gündelik hayat içerisindeki karşılığını gündemleştirebilmemize, tartışma konusu yapabilmemize, zemin sunacakken, bunu da yapmıyoruz.

Oysa yerel seçimlerin devrimci bir özne için taşıdığı anlam, siyasallaşmaya açık olan emekçi kitlelere, komünizmin özgürlük dünyasını, sosyalist belediyecilik anlayışı temelinde, pratik kimi adımları da atmış olarak taşıyabilmek ve bu temelde onları örgütlemektir. Ancak daha ilk baştan faşist saray rejimi tarafından, bu seçim, işçi ve emekçilerin ihtiyaç ve talepleri etrafında, gündemleşen bir yerel seçim olmaktan çıkartıldı. Biz de burjuva faşist devlete kendi gündemimizi dayatır durumda, daha doğrusu gündemi belirler pozisyonda olamadık/olmadık. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelere, onların asli gündemleri üzerinden, temas eder pozisyonda değiliz. Bu nedenle sahası, kuralları ve de sonucu faşist devlet tarafından belirlenmiş olan bir maça çıkıyoruz. Öncelikle bu belirlenmişlik ilişkisini yıkacak kimi müdahalelerde bulunmalıyız. Bu söylediğimiz sadece seçimlerle sınırlı bir şey değil. Geleceğe işaret eden bir şeydir.

Yapılması gereken ilk olarak düzen siyasetinin dışına çıkmaktır. Sınıfın atomizasyonunu iyi anlamalı ve buna uygun bir siyasal hattı yeniden inşa etmeliyiz. Bu inşa sonucu, sınıfa karşı sınıf temelinde örgütleyeceğimiz siyaset, sınıfın gündelik sorunlarını, özgür komün ideali çerçevesinde, tekrardan sahici kılabilir. Sıkıştığımız ve yenilmeye mahkûm edildiğimiz bu maçta; gayemiz, tüm tribünleri sahaya indirmek olmalıdır! Ancak maç iptal olursa, yeni bir maça, yeni bir soluk ile başlayabiliriz…

Hevi Devrim

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız