Bugün ekilecek tohumlar, yarınların umudunu yeşertecektir – Rıfat Efe

817

Devrim ancak özveriyle kazanılır, yoksa her şeyin öyle bir anda olup biteceğini mi sanıyorsun? ”

– Che Guevara

Devrimcilik kendini insanlığa adamadan yapılamaz. Öyle kolay yoldan sadece canımı veririm demekte değildir devrimcilik. Evet gerektiğinde can da verilir ölüme de koşulur ama bu değildir sadece. Ölüm bazen kolay olandır zor olan ise kendinle savaşmaktır. Kendini sürekli ilerletmektir. O an gelene kadar bir çizgiyle tutarlıca yaşamaktır. Yanlışına yanlış demektir devrimcilik. Oturduğun yerden başkalarına lafazanlık yapmak hiç değildir. Yakınmak, ağlamak, zırlamakla alakası yoktur. Teslimiyetin kalesidir bunlar. Beni vurdular anne demek değildir devrimcilik. Sana bir tokat vuranın beyninde fırtınalar koparmaktır. Halkına zulüm edenin kabusu olmaktır. Halka umut olmak, karanlığı aydınlatmaktır. Devrimi hayalinde yaşatmaktır. Hayalgücüdür devrim. Yarınlar için kurulan hayalleri bugünde yaşamaktır. Geçmişini yaşamak, yaşatmaktır. Canlıdır devrim her an her yerde. İşte o canlılığı hissetmek, hissettirmektir devrimcilik.

Bugün ise devrimciliğin geldiği çizgi bambaşkadır. Kopuktur bu ruhtan, özveriden. Tekrar özüne döndürülmelidir devrimcilik. Devrim tekrardan hissedilmelidir ruhlarda. Yoksa nasıl bakarız Mahir’in Deniz’in İbo’nun yüzüne. Nasıl yaşatırız Necdet’i, Agit’i bugünlerde. Nasıl hesap veririz tarihe. Düşman hep aynı. Katliam, zulüm, işkence. Nasıl savaştıysa on’lar düşmanla bizde öyle savaşmalıyız. Peki hangi temellerde savaşacağız? Savaşırken kendimizi nasıl ilerleteceğiz? Nasıl savaşacağız? Kimlerle birlikte kime karşı savaşacağız?

Koşullarımız ve Görevlerimiz

Türkiye’de faşizm Afrin savaşını başlatmasıyla birlikte tam gaz yoluna devam ediyor. Savaşla birlikte yükselen şovenizm Erdoğan’ın etkisini öyle arttırdı ki geçen referandumda “Hayır” dan yana olan sağ partileri bir ay içerisinde kendine yedeklemeyi başardı. Kurmaya çalıştığı faşist-dinci-milliyetçi blok ile 2019 seçimlerinde yaşayacağı olası bir “kaza”yı önlemek isteyen Erdoğan seçim ittifakı taktiği ile sağda yer alan küçük partileri yutarak sunni kesimin bütün oylarını kendinde toplamayı ve Afrin işgali ile Kürdistan’da kaybettiği oyları toparlamayı hedefliyor. Bunu yaparken Kürtleri tamamen dışlayarak faşist-dinci-milliyetçi yönünü parlatıyor.

Anti Faşist kesim ise bağıra bağıra gelen sürece kendini hazırlamadığı için, Erdoğan’ın baskısından kafasını kaldırmaya fırsat bulamıyor. En az haftada bir operasyon yiyen HDP yaptığı kitlesel kongresi ve yeni eşbaşkanları ile daha geniş kesimlere ulaşmayı hedeflese de yükselen şovenizm dalgası her geçen gün HDP’yi “Türkiyeli” kitleden uzaklaştırmakta. Bu süreçte HDP’yi daha geniş kesimlere ulaştırmayı başarmış ve kitleler tarafından belli bir oranda sevilip benimsenmiş Demirtaş gibi bir başkanın olmayışı da HDP için ayrı bir handikap. Ayrıca barış görüşmelerinin bitmesiyle Kürdistan’da durgunlaşan sokak hareketini canlandırma gibi çok önemli bir gündemleride var. Afrin’de Kobane’den daha ağır bir süreç yaşanmaktayken Kürdistan’daki bu durgunluk hareket ve parti ne kadar etkili olursa olsun kitlelerin kendiliğindenliğinin devrimci durumlar üzerindeki etkisinin ne kadar önemli ve etkili olduğunu bize hatırlatır nitelikte. Bu koşullarda HDP’nin sistem içi bir parti gibi davranma eğiliminden vazgeçmeden kitlelere ulaşması ve kitleleri hareketlendirmesi zor. HDP seçime bel bağlamadan muhalefeti örgütlemeli, zaten HDP’yi HDP yapan da budur. Aksi taktirde CHP’nin daha “demokratik” versiyonu olma misyonundan kurtulamaz.

Afrin savaşının başlamasıyla faşizme devletçi eğilimiyle destek veren CHP ise AKP’nin bu süreçte ne kadar etkinleştiğini fark ederek savaştan huzursuzmuş gibi davranmaya başladı. Ancak CHP’nin devletçi yanı ve köküne kadar sistem içi bir parti olması sebebiyle faşizm ve savaş karşısında etkili bir muhalefet örgütleyebilmesi imkansızdır. Zaten CHP içerisindeki yönetici kesimin savaştan yana olduğu ve CHP’nin ardındaki sermaye odaklarının faşizmden beslendiği bir gerçektir. Türkiye’deki Kemalist sermayenin en büyük temsilcisi olan Koç grubunun Suriye savaşından nasıl beslendiği herkes tarafından bilinmektedir. 7 yıldır bu savaştan beslenen Koç grubu Faşizmin savaşa girişmesiyle de savaş sanayisinde ki karlarını arttırmıştır. Bugün YPG’nin Afrin’de patlattığı her araç Koç grubunun karına kar katmaktadır. Kemalist basının önde gelenlerinden Doğan grubuda yaptığı haberlerle savaştan hiçte rahatsız olmadığını kanıtlamaktadır. Çünkü savaş onlar için krizden çıkışın tek yoludur. Girdikleri kaos ve kriz ortamından başka bir çıkış görememekteler karlarını arttırmanın başka bir yolunu bulamamaktadırlar. Burjuvazi’nin tüm kesimleriyle savaşa verdiği destek bizlere sistem içi bir oluşumun neden savaşa ve faşizme dur diyemeyeceğini göstermektedir. Ancak CHP ve arkasındaki odakların görmeyi ısrarla reddettiği bir gerçek var bugün karşı koymadığı faşizm günü geldiğinde CHP’ye çevirdiği okların sayısını arttıracaktır. İşte o zaman faşizmin politikalarına verdikleri gizli destekten pişman olacaklardır. Ancak son pişmanlıkları onları kurtarmaya yetmeyecektir.

Dünya 2008 krizinin etkisini halen daha üzerinden atamadığı gibi kriz ve krizin doğurduğu savaşlar halen sürmekte finans kapital krizden çıkışı sağlayamamaktadır. Türkiye’de ise krizden çıkış faşizmle aranmaktadır. Faşizmde kaçınılmaz olarak savaşı doğurmaktadır. AKP giriştiği savaşla Ortadoğu’da etki alanını arttırmayı amaçladığı gibi krizden çıkışıda bu savaşta aramaktadır. Ancak savaş işçilerin ve yoksul halkın sırtında büyük bir yük oluşturmaktadır. Türkiye savaş araçları üretim kapasitesini her ne kadar arttırmış olursa olsun bu konuda halen dışa bağımlı bir ülkedir. Bu durumda savaş Türkiye için bir yüktür.Bugün Afrin’de atılan her roket, yürütülen her tank, kaldırılan her uçak için büyük paralar harcanmakta, bu paralarda yoksul halkın belini bükmektedir. Burjuvazi ise savaş sırasında ve sonrasında karını arttırmanın derdindedir. Zaten bu durumun böyle olacağını bilmese savaşı bir saniye bile desteklemeyecekleri açıktır. İşçi sınıfı ve yoksul halk ise durumun farkında olmadan savaşın bütün yükünü çektiği gibi sırıtına daha fazlasının yüklenmesine sesini çıkarmamaktadır. Sesini çıkarmaya çalışan kesimlerse ya faşizmin polisi tarafından ya da faşist kitleler tarafından sokakta, devletin “adaletiyle” mahkemede ezilmekte sesini çıkarırsa hayatını devam ettirememe korkusu yaşamaktadır.

Kriz, savaş, belirsizlik, kaos, Türkiye’ye ve Dünya’ya bugün bunlar hakimdir. Bunlar devrimin koşullarını yaratacak durumlardır. Ancak Türkiye’de yaprak kıpırdamamaktadır. Çünkü TDH dağınık, parçalı, örgütsüz(iç-dış), kararsız ve ne yaptığını, yapacağını bilemez bir haldedir. TDH devrim stratejisinden ve onu hayata geçirecek iradeden yoksundur. Bugün ya oturduğu yerden konuşan ya da ne yaptığını bilmeden sağa sola taş atan, saldıran bir devrimci hareket vardır. Bugün kendine, kendi devrimciliğine ve değerlerine yabancılaşmış bir devrimci hareket vardır. 12 Eylül sonrası sürekli geri çekilen bir türlü karşı hamle yapamayan atıl kalmış bir hareketin psikolojisi hakimdir saflara. Bu atalet ve yenilgi psikolojisi, zaman zaman dönüşüm isteyenler olsada, TDH’yi devrimcilikten ve onun gerektirdiklerinden koparmıştır. Bu yaşanan devrimci özden kopuş durumu devrimci hareketi kitlelerden ve işçi sınıfından da koparmıştır. Bu kopuşu yıkmak için TDH kendini dönüştürmek zorundadır. Ancak bu dönüşüm sadece lafta kalmamalı hayatın her yerine, her anına nufuz etmelidir. Yoksa pratikten yoksun bir teorik kopuşun bizi hiçbir yere vardıramayacağı geçmişteki kötü tecrübelerden de çok iyi bilinmektedir.

Fakat yaşanan süreç devrimci harekete bu dönüşümü çok hızlı gerçekleştirmesini dayattığı gibi dönüşümün hareket esnasında gerçekleştirilmesini de dayatmaktadır. Bugünümüz çok kritiktir. Bugün Türkiye’de büyük kırılmalar yaşanmaktadır. Ülke geri dönülmez akşamın ufkunda aydınlığın son parıltılarıyla hayata tutunmaya çalışmaktadır. Karanlık her geçen saniye aydınlığı ele geçirmektedir. Bu toprakların aydınlık yüzleri kendini toparlamadığı sürecede bu böyle olacaktır. Bugün TDH’nin en önemli görevi geçmiş alışkanlıklarından kurtulmak ve kendine yeni bir yol çizmektir. Bu ise köklü bir dönüşüme gidilmeden imkansızdır. Bu köklü dönüşümü sağlamanın ilk adımı ne yaptığını bilmek ve düşmanını tanıyarak ona göre konumlanmaktır. Devrimcilik kapitalist sistemi yıkmayı amaçlar. Bir sistemi yıkmak istiyorsan kendini o sistem içinde var ederek onu yıkamazsın sadece onu dönüştürebilirsin ama özü aynı kalır. Bizim hedefimiz o özü ortadan kaldırmaksa eğer sistemle olan bağlarımızı koparmak başlıca görevimizdir. Bugün sistemden kopuşu anlatan hareketlerin hepsi kendini sistemle var etmektedirler. Bu devrimci hareketin en büyük yanılgısıdır. TDH acilen sistemle olan bağlarını koparmalı sistem içi olanakları kullanırken niçin kullandığının bilincinde olarak hareket etmelidir.

Komünistler devrimin işçi sınıfı öncülüğünde olacağına inanırlar. İnanmaktanda öte bunun böyle olduğunu bilirler. Ama bugün sanki TDH bunu bilmiyormuşcasına işçi sınıfından kopuktur. Sınıfla bağlarını sağlayacak adımları bir türlü atmamaktadır. Kapitalist sistemi yıkabilecek tek güç sistem sömürüsünü en açık yaşayan ve sistemin kendini yeniden üretmesini sağlayan işçi sınıfıdır. TDH artık buna göre hareket etmelidir.

TDH uzun yıllardır sanki ezilmişliklere, mağdurluklara çözüm gücü olması gereken kendi değilmiş gibi sürekli olarak kendini mazlumlaştırmaktadır. Devrimciler mazlum değildir mazlumların sesidir, zalimden hesap soran devrimcidir, ağlayan değil. Bu durum yenilgi psikolojisinin eseridir, devrimci bilinçten, iradeden kopukluğun en açık göstergesi, yaşanan ataletin ürünüdür. Bu durum ancak harekete geçerek, zalimin karşısında durma iradesini göstererek aşılabilir.

Bugünün koşulları bize iki önemli görevi dayatmaktadır. Bu görevleri yerine getirmeyen, getirmekte direnen hareketler faşizm tarafından ezlieceklerdir. Bugünün görevleri devrimci temelde bir dönüşüm ve faşizme karşı savaştır. Bu iki görev birlikte ilerletilmediği sürece devrimci hareket geri dönemeyeceği bir batklığa saplanacaktır.

Faşizme Karşı Mücadelenin Gereklilikleri

AKP eliyle Türkiye’ye yerleştirilen faşizmin etki alanı giderek artmaktadır. AKP dinci-faşist-milliyetçi blokta birliği büyük oranda sağlamıştır. Bu birliğe dahil olmayanları da ilerleyen süreçte ya kendine dahil etmeye zorlayacak ya da ezecektir. Kürt halkına ve hareketine karşı olan baskısı her geçen gün artmaktadır. Düzenli hale gelen operasyonlarla HDP’ye karşı siyasi soykırım operasyonu yürütülmekte, HDP siyaset dışı bıakılmaya çalışılmaktadır. Devrimcilerin, sosyalistlerin sokağa çıkmasına, kitlelerle buluşmasına hiç bir surette müsaade edilmemektedir. Sokak hareketi büyük oranda ezilmiştir. AKP kendine karşı açıktan örülecek bir sokak muhalefetine veya işçi muhalefetine hiç bir şekilde izin vermemektedir. Faşizm iktidarını güçlü kılmak için savaşa girişmekte, bunu yaparken savaşın yükünü yoksul halkın omuzuna yüklemektedir. İşçi cinayetleri, kadın cinayetleri ve kadına karşı şiddet her geçen gün artmakta. Aleviler üzerindeki baskı sistematikleşmektedir. Kısacası ülkenin her yanında faşizmin baskısı ve zorbalıkları hissedilmekte, faşizmin yaydığı karanlık ülke sınırlarını aşmaktadır.

Tüm bunlar ve daha yukarıda açıklanan koşulların zorunluluğu olarak;

1) Anti Faşist cephe acilen oluşturulmalıdır.

Faşizm kendini sürekli genişletmekte kendi gibi olanlardan kendine bir blok oluşturmaktadır. Bu ülkenin %50’si ne yazık ki faşizme açıktan desteğini sunmaktadır. Faşizm bunu örgütlülüğüne ve hareket kabiliyetinin gelişkin olmasına borçludur. Türkiye’nin anti faşist güçleride acilen harket kabiliyetini ve örgütlülüğünü arttırmak için kendi içinde birliğini sağlamalıdır. Aksi taktirde faşizmin yoğun baskıları karşısında bir süre dirensede onunla savaşamayacaktır. Bu birlik geniş kapsamda anti faşizm ve AKP karşıtlığı temelinde, dar kapsamda ise devrim temelinde oluşturulmalıdır. Devrim temelinde birliğin sağlanması faşizme karşı savaşın ilerlemesi durumlarında oluşabilecek devrimci durumları karşılayabilmek ve oluşturulacak anti faşist cepheye öncülük edebilmek için bir zorunluluktur. Anti faşist birlik içerisinde birbirinde kopuk hareket eden dağınık bir devrimci hareket gelişebilecek devrimci sürecin burjuva temele evrilmesine engel olamayacaktır. Bu ise ülkede bir demokratikleşmenin önünü açsa da komünistler açısından bir fırsatın kaçırılmasına neden olacaktır. Bu durum yaşanmasını istemiyorsak ve anti faşist cephenin mücadele hattının sağlam bir zemine oturmasını amaçlıyorsak ikili bir cepheleşmeye gitmek zorunluluktur.

Anti faşist devrimci cephenin birinci görevi kitleleri mücadeleye katmaktır. Bunun için ise öncelikle kitlelere faşizm ve savaşın onlar üzerindeki etkileri açıklanmalı. Savaşın yoksul halktan çaldıkları ve burjuva sınıfa kattıkları teşhir edilmeli savaşın gerçek yüzü ortaya çıkarılarak savaşa karşı savaş şiarı yükseltilmelidir.

2) Legal mücadele olanakları daralmıştır, illegal mücadele ile yeni yollar açılmalıdır.

Savaşın kirli yüzünü ortaya çıkarmak için kesintisiz ajitasyon propaganda bir zorunluluktur. Bunu yapmanın sistem içi yolları bugün için çok dar ve engebelidir. Faşizme ve savaşa karşı açıktan yapılan her türlü örgütlenme zor yoluyla bastırılmaya çalışılmaktadır. Sokağa çıkanlar, tweet atanlar, yazı yazanlar ya tutuklanmakta ya da faşist kitleler tarafından bastırılmaya çalışılmaktadır. Bu koşullar altında yasal mücadele sonuna kadar zorlanarak illegal mücadele alanları genişletilmelidir. Aksi taktirde devrimciler ve anti faşist güçler faşizm için kolay bir av olacaklardır. Eğer av değilde avcı olmak istiyorsak illegal örgütlenme alanında kendimize yeni kanallar açmalıyız. Çok hızlı ama dikkatli bir şekilde illegal örgütü inşa etmeli hiç bir kadromuzun hiç bir devrimcinin faşizme kolay kolay tutsak düşmeyeceği bir örgütlenmeyi inşa etmeliyiz. Aksi taktirde güç kaybının önüne geçmemiz ve kitlelere ulaşmamız zordur.

3) İşçi sınıfı ve emekçi halk içinde örgütlenilmelidir.

Günümüz Türkiye’sinde sınıf savaşımı tarihinin en keskin anlarını yaşamaktadır. Burjuvazi işçi sınıfı üzerindeki egemenliğini faşizm aracılığıyla her geçen gün daha da arttırmaktadır. İşçi sınıfı ise örgütlülükten ve bir sınıf bilincinden uzaktır. Bunun en temel sebeplerinden birisi devrimci hareketin işçi sınıfıyla olan bağlarını kuvvetlendirememesidir. Ancak sınıf hareketi kendi iç dinamiklerinden kaynaklı her an yükselme eğilimine sahiptir ve koşullarda bu yükselişi dayatmaktadır. Faşizm ve burjuvazi bunu çok iyi bilmektedirler. Bu sebeple de işçi sınıfı ve onun yapabileceklerinden korktuklarını her hareketlilikte belli etmektedirler. Son yıllarda AKP tarafından en ufak bir grev bile yasaklanmaktayken, halk kesiminde en büyük tavizler işçi sınıfına verilmektedir. Proletarya ise sınıf bilincinden uzak oluşu sebebiyle bu kırıntılarla yetinmekte burjuvaların karına kar katma hırsına ses çıkartmamaktadır. Ses çıkartanlar ise sınıf mücadelesindeki dağınıklığın etkisiyle ya görünmez kalmakta ya da faşizm tarafından kolaylıkla ezilmektedirler. İşçi sınıfının bilinçlenmesinin ve dağınıklığının giderilmesi ise ancak devrimci hareketin öncülüğünde gerçekleşebilir. Bu sebeple acil olarak sınıf içerisinde örgütlenme çalışmalarını başlatmak bir zorunluluktur. İşçi sınıfına acil olarak savaşın ve faşizmin onlara dayattıklarını açıklamak görevimizdir. İşçi sınıfı siyasallaşmadığı sürecce sınıf bilincine ulaşamaz bunun yolu bugün savaşın ve faşizmin teşhiriyle mümkündür. Sınıfla bu şekilde ilişki kurulmadığı sürece sınıftan kendi kendine bir hareketlenme, siyasallaşma beklenmesi hayalciliktir.

4) Silahlı mücadele bir tercih değil, koşulların dayattığı gerçekliktir.

Faşizm 15 Temmuz’un ardından kendi kitlesinin silahlanmasının önünü tamamen açmıştır. 15 Temmuz gecesi %50’yi sokağa çağıran Erdoğan kendi kitlesini ilk defa sokakta aktif eylemde kullanmıştır. Erdoğan’ın tek bir sözüyle sokağa çıkan kitlenin arasına karışan faşist-dinci çete örgütlenmeleri yöntemlerinin ne kadar ileriye gidebileceğini Türkiye’nin olası bir durumda kolaylıkla IŞİD gibi cani bir örgütlenme ile karşı karşıya kalabileceğini göstermiştir. AKP uzun süredir cihatçı çeteleri içerde ve dışarda beslemektedir. Kendine karşı gelişebilecek herhangi bir ayaklanmada bu çeteleri çekinmeden kullanacağını 15 Temmuz gecesi kanıtlamıştır. Ayrıca faşizm milliyetçi duyguları kullanarak Osmanlı Ocakları, Halk Özel Harekatı gibi örgütlenmeleriyle de çeteleşmeyi cihatçılarla sınırlı tutmamakta kendi tabanını mümkün olduğunca geniş bir şekilde radikalleştirme yolunda gitmektedir. Bu koşullar altında silahtan kopuk bir devrimci hareket kendini ve kitle tabanını korumada aciz kalacaktır. Bu aciz kalma durumu eskisi gibi mazlum edebiyatıyla aşılabilecek, önü kesilebilecek bir durumda da değildir bunu Suruç, Ankara katliamları çok acı bir şekilde kanıtlamıştır. Faşizmin zor ve şiddet aracılığıyla kitlelerin zihinlerini ele geçirmeyi hedeflemektedir. Bu durumun önüne ancak hesap sorarak geçilebilir. Devrimci hareket faşizmden yaptığı bütün katliamların hesabını sorma zorunluluğundadır.

5) Devrime giden yolda yöntemimiz Kesintisiz Devrimci Taarruzdur.

Süreç devrimci hareketin önüne kendini dönüştürme ve faşizmle savaş gibi iki zorlu görev koymuştur. Bu süreçten başarıyla çıkmak için gerekli yöntem Kesintisiz Devrimci Taarruzdur. KDT saldırı oklarını iki tarafa birden çevirdiği için bu dönemin kaçınılmaz stratejik unsurudur. KDT bütünlüklü olarak kavranmadığı zaman düşmana ve kurumlarına karşı sürekli bir saldırıyı zorunlu kılan bir yöntemmiş gibi algılanabilir. Bu önerme doğrudur ancak eksiktir. KDT hem faşist düşmana hemde içimizdeki düşmana saldırır ve bunu bütünlüklü bir şekilde yapar. KDT “ kendinde devrim, örgütte devrim, toplumsal devrim” mantığıyla ele alındığında başarıya ulaşabilir. Bugün sürekli olarak kendiyle savaşan, kendini ilerleten kadro perspektifine sahip olmadan devrimci hareketin geçmişten gelen geri alışkanlıklarından koparak örgütü dönüştürmek olanaksızdır. Sürekli olarak kendiyle kavga eden kadrolar örgütsel devrimin önünü açabilecek niteliğe sahiptirler. Kendinden ödün vermeden örgütten veya diğer devrimci yapılardan dönüşüm beklemek lafazanlıktır. Aynı şekilde kendini dönüşüme zorlamayan bir devrimci örgütte toplumsal devrimin önünü açamayacaktır.

Kesintisiz Devrimci Taarruz oklarından diğerini ise faşist düşmana ve onun tüm kurumlarına çevirir. Fakat bu sadece askeri bir saldırı olarak ele alınırsa yine eksik kalacaktır. Düşman nasıl bugün her yönden saldırısını örgütlüyorsa. Nasıl ki sadece zoru yöntem olarak almıyorsa KDT’de aynı bu şekilde düşmana yönelir ve saldırısını sistematikleştirir. Bir hedefe karşı yürütülen mücadelenin ideolojik-politik arka planını örerek o hedefe yönelir. Aksi taktirde yapılan saldırının havada kalacağının bilincindedir. TDH’nin geçmiş pratiğide bunu kanıtlar niteliktedir kendini kitlelere anlatamadan hedefe yönelen hareketler bugün büyük bir bataklığın içinde debelenmektedirler. Önümüzde ki süreçte bu bataklığa sürüklenmemek için yönelinecek hedeflerin iyi seçilmesi gerektiği gibi yapılacak saldırılar çok yönlü,sistemli ve sürekli olmalıdır.

Yukarıda sayılan bütün maddeler Kesintisiz Devrimci Taarruz ilkesinin başarıyla uygulanmasıyla sonuç verici olacaktır. Yöntem olarak KDT’yi almadığımız sürece; gerekli olan dönüşümleri sağlamamız olanaksızlaşır, düşmana karşı yürütülecek mücadelede eksiklikler yaşanır, oluşturulacak cephe, birlik vs. ye öncülük edebilecek nitelik oluşturulamaz, sınıfla kurulacak bağlar zayıf ve geçici kalır, illegal mücadelenin gereklilikleri eski alışkanlıklardan ve koşullardan dolayı yerine getirilemez, silahlı mücadelemiz ise küçük burjuva radikalizmi, narodnizm gibi sapmalara kayar.

Önümüzde faşizmin dayattığı zorlu bir süreç vardır. Bu süreçten anlımızın akıyla çıkmak bizim elimizdedir. Bu süreçten devrimciliğin gereklilikleri harfiyen yerine getirilmeden çıkılamaz. Düşman her gün, her dakika gücünü toplamakta, çemberi daraltmaktadır. Daralan çemberi kırmak ise bizim irademize, özverimize ve kararlığımıza bağlıdır. Bugünün gerektirdiklerini iyi kavramadan düşmana yönelmek ve bir savaşa girişmek maceracılık olacağı gibi, düşmanı abartarak ondan kaçınmakta korkaklıktır. Evet, düşman güçlüdür ancak unutulmamalıdır ki bizim hareketlenerek ve doğru yola girerek ekeceğimiz tohumlar kitlelerin özgürlük umutlarını yeşerterek onları da harekete geçirecektir. İşte o zaman faşizmin direnmeye, kitlelerin karşısında durmaya gücü yetmeyecektir.

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız