Ergenekon (1) – Nabi Kımran

830

“Ergenekon” kavramı, ilk olarak Can Dündar ve Celal Kazdağlı’nın, Show TV’de yaptığı 40 dakika adlı programın devletin içindeki yasadışı yapılanmaların tartışıldığı 7 Ocak 1997 tarihli bölümünde dile getirilmiştir. Programın konuklarından Erol Mütercimler, Ergenekon’u 12 Mart döneminde işkenceli sorguların yapıldığı Ziverbey Köşkü’nün komutanı olarak tanınan ve 1991 yılında bir Dev-Sol militanı tarafından öldürülen emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk’ten duyduğunu, Ergenekon’un içerisinde subaylar, emniyetçiler, profesörler, gazeteciler, işadamlarının olduğu; çeteler olarak tanımlanan küçük birimlerin Ergenekon’un içindeki birer parça olduğunu iddia etmiştir. (bkz. Wikipedia) Talat Turhan, E. Mütercimler’den çok daha önceleri Ergenekon’dan sözetmişti. Ergenekon Türk kontrgerillasıdır. 1950’lerde Türkiye’nin NATO’ya girişiyle Özel Harp Dairesi adıyla kurulmuştur. ÖHD-kontrgerilla/Ergenekon, Osmanlıdan beri süregelen “gizli devlet” geleneğinin NATO konseptine bağlı olarak Amerika’nın kucağında yeniden yapıladırılmış halidir. Soğuk savaşa bağlı olarak anti-komünist eksende kurulmuş, fakat bir bütün olarak siyaseti, iktidar yapılarını dizayn eden, darbelere zemin hazırlayan, her tür provakasyon ve kanlı oyunun odağında olan bir yapı olagelmiştir. Bu tür yapıların doğası gereği konjontüre, siyasi dengelere, oligarşi ve iktidar bloku içindeki çekişmelere bağlı olarak zaman zaman tasfiye ve reorganizasyonların konusu olmuştur. Özal’a suikast bu tür çekişmelerin dışa vuran görünümlerinden biridir. 1991-92’lerde Perinçek ve Alpaslan Türkeş’in önayak olduğu “Kızıl Elma Koalisyonu” girişimleri, Ergenekon’un ideolojik konsept değişltirme arayışları olarak kabul edilmelidir; ki her konsept değişimi tasfiyeler ve yeni ekiplerin gelmesiyle el ele yürür. Susurluk’ta (Kasım 1996) Abdullah Çatlı’nın tasfiyesi de bu türden bir operasyondur.
Kuşkusuz en kapsamlı operasyon Erdoğan döneminde oldu. Fakat Türk kontrgerillasındaki tasfiye ve reorganizasyonlar çok daha büyük bir operasyonun küçük bir parçasıydı. Asıl “operasyon” 1945-90 arasına damgasını vuran Keynesyen birikim modelinin terk edilmesi ve adına Küreselleşme, neo-liberalizm vb. denen vahşi kapitalist modele geçiş bağlamında gündemleşti. Türkiye gibi ülkelerde Ergenekon türü yapıların yeniden yapılandırılması (tasfiye kavramı kesinlikle yanlıştır), yeni modele geçişin bir alt başlığıdır, daha ötesi değil.
1970’lerde “petrol krizi” olarak patlak veren durgunluk-resesyon kapitalizmin “altın çağı”nın sonunu getirdi. Batıda refah kapitalizminin, yeni sömürgelerde ithal ikameci birikim modelinin; ezcümle sistemin tamamında Keynesyen modelin tasfiye süreci 70’li yıllara kadar uzanır. Pinochet’in 11 Eylül 1973’te Şili’de yaptığı darbe, neo-liberal iktisadın yeni sömürgelerde erken dönem uygulamasının ilk örneğidir. 1975’te Friedman’a Nobel iktisad ödülü verilerek neo-liberalizm emperyalizmin “resmi ideolojisi” katına yükseltildi. 1980’lerde Reagan-Teacher iktidarları döneminde sistemin merkezlerinden başlayarak kapitalist dünyada egemen kılındı.
Elbette yeni döneme geçiş sancısız olmadı. Turgut Özal, Reagen-Teacher çizgisinin Türkiye’deki temsilcisiydi. Devrimci yükselişi ezmek için tertiplenen 12 Eylül darbesi Özal’ın önünü açtı. Fakat Özal’ın başlattığı liberalizasyonun ihitiyaçlarına tam manasıyla uyum sağladığı söylenemez (ordu başta olmak üzere) geleneksel devlet yapılarının. O dönem Halkçı Parti’nin gn. Başkanı olan İ. İnönü’nün özel kalem müdürü Necdet Calp’ın, Özal ile TV’de yaptığı “köprüyü satarım-sattırmam” tartışması bu gerilimin sembolik yansımalarından biridir. 18 Haziran 1988’de ANAP kongresinde Kartal Demirağ adlı kontrgerilla elemanı Başbakan Özal’a iki el ateş açtı, Özal elinden hafif yaralandı. 1990’da Körfez savaşı başladığında Özal, “bir koyup üç alacağız” diyerek hararetle savaşa dahil olmayı savundu. Fakat bu politikaya karşı çıkan Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etti. Nihayet Nisan 1993’te “kalp krizi” geçirerek şaibeli bir şekilde tasfiye edildiğinde, Kürt sorunu bağlamındaki arayışlarıyla da ordu, kontrgerilla ve geleneksel bürokratik kast ile çelişkiler yaşadığı sır değildi.
Bu kısa kronolojinin ana eksenini şöyle özetleyebiliriz: Kapitalist sistem içinde bir birikim modelinden diğerine (Keynesyen yapıdan neo-liberalizme) geçiş sancılı ve çatışmalı bir süreçtir. Önceki dönemin hakim yapıları pozisyonlarını yitirmemek için ciddi bir direnç gösterirler. Kontrgerilla yapıları operasyonal aygıtlar olarak hem bu direncin parçası (bkz. Kartal Demirağ suikastı), hem de kendileri operasyon konusudurlar.
1990’lı yılları kanlı bir girdaba dönüştüren mafyöz iktidarlar dönemi, 2000 yılına gelindiğinde çürümüş ve çökmüştü. Kürtlere dönük kirli savaşta palazlanan kontrgerilla iliklerine dek çürümüş ve rejimi de çürütmüştü. Çiller-Ağar-Çatlı ekibinin tasfiyesi, bir yönüyle sistemin, “çürüyen uzvunu kesip atarak meşruiyetini temize çekme” yönelimi olarak da okunabilir.
Fakat çökenin yerine ne konacaktı?
Tayyip Erdoğan’ın yıldızı işte bu tabloda parladı ve belli başlı üç sebeple sermayenin ve emperyalizmin desteğini aldı: 1) Halkın desteğini ve umutlarını arkalayarak güçlü ve istikrarlı bir hükümet kurmak, bu sayede rejimin çöken toplumsal temelini de güçlendirmek, 2) 1980’lerden beri beklenen hızla ilerlemeyen neo-liberal iktisat politikalarını tam gaz hayata geçirmek, 3) dış politikada, özellikle ortadoğuda içe kapalı, savunmacı Kemalist modeli terk ederek, BOP ile uyumlu operasyonal ve saldırgan modele geçmek. Bu üç başlık ordu, polis, yargı, istihbarat yapıları, bürokrasi ve kontrgerillada tasfiyeleri, yeniden yapılanmayı, rejim içi denge ve statükoların alt üst edilmesini, süreçle uyumlu yeni bir devlet yapılanmasını zorunlu kılıyordu. Konumlarını kaybedeceklerini anlayan eski dönemin yapıları daha ilk günden direnç göstermeye, darbe ve kontrgerilla tertiplerine başladılar. Bu arada geçerken vurgulayalım, bırakalım Türkiye gibi ülkeleri, kapitalizm kapitalizm olarak kaldığı sürece dünyanın hiç bir yerinde ordunun ve militer-istihbari yapıların “siyasetten tasfiyesi” söz konusu olamaz. En fazlasından merkezi konumlarını yitirmelerinden, geri plana itilmelerinden ya da “uyumlu hale getirilmelerinden” söz edilebilir. Liberal yanılsamanın orduya ve Ergenekon’a yapılan operasyonlardan hareketle “demokrasi geliyor” diye sunduğu şey; rejimin yeniden yapılandırılması ve faşizmin -tasfiye bir yana- yenilenip tahkim edilerek güçlendirilmesiydi.
Geleneksel faşist yapının direnci nasıl gündemleşti?
Ordu içindeki cunta oluşumları, “emir-komuta zincirinin” dışına çıkarak darbe hazırlıklarına başladı. “Sarıkız”, “Ay Işığı” planları birbirini izledi. Kontrgerilla Danıştay cinayeti, Cumhuriyet gazetesinin bombalanması türünden eylemlere girişti. Hrant Dink cinayetinin hükümeti zora sokan boyutları olsa da, AKP “devlet refleksiyle” davranarak cinayetin örtbas edilmesinde rol aldı. Eski Jandarma Gn. Komutanı Şener Eruygur, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin başına geçerek milyonları mobilize eden Cumhuriyet Mitinglerini örgütledi. 27 Nisan 2007’de Cumhurbaşkanlığı seçiminin ön gününde ordu başarısız e-muhtıra girişiminde bulundu vs.
Fakat tüm bu tertiplerde ifadesini bulan direnç çökmeye mahkumdu ve çöktü. Çünkü Türkiye’deki darbelerin dinamiğine ve “mekaniğine” aykırı arayışlardı bunlar. Amerika ve büyük sermaye öncekilerde olduğu gibi cuntacıların değil, devirmek istediklerinin (AKP’nin) arkasındaydı. Alışık oldukları üzere kendilerine abartılı bir güç vehmeden darbeciler, güçlerinin nereden kaynaklandığını unuttular ve bu kibirlerini pahalıya ödediler. Ergenekon, darbe planlarının zemin hazırlayıcısı ikincil aktör olduğu halde karşı-operasyonun ana hedefi haline geldi. Ve bu ikincil ayaktan (Ergenekon’dan) başlayan operasyon, darbecilere kadar uzanarak (Balyoz davası) 300 küsur generalin hapse atılmasıyla sonuçlandı.
Bu yapıların geri plana itilecekleri muhakkaktı; fakat karşı-hamle olarak geliştirdikleri darbe oyunları, tedrici olarak geriletilmelerini değil, sert bir şekilde tasfiyelerini getirdi. Bir bakıma kazdıkları kuyuya düştüler. Onları daha önceleri “başarılı kılan” güç, bu defa devirmek istediklerini “başarılı kıldı”: Ordu, istihbarat ve kontrgerilla bünyesinde önemli köprü başlarını tutan ABD, bu defa imkanlarını Fethullahçılar üzerinden AKP’ye sundu, gücünü Ergenekon ve darbecilerin tesfiyesi yönünde kullandı. Yani ABD, “eski ortaklarını” “yeni ortakları” eliyle tesfiye etti. Yoksa AKP hükümeti değil kozmik odalara girmek, bir askeri garnizonun mutfak faturalarına bile ulaşamazdı.
(Devam edecek)

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız